30 Eki 2014

Ezmoce Köy Evi

Artvin'i, Arhavi'yi gezmek istiyorum ama kalacak yer arıyorum diyorsanız çok tatlı bir köy evini tavsiye edeyim size: Ezmoce Köy Evi.

Yörenin otantik havasına uygun olarak dışı ve içi yapılmış olan Ezmoce size huzurlu bir tatil imkanı sunuyor. Antik mobilya, ahşap zemin, dağ manzarası, bahçesi, yeşilliği... Kısaca her şeyi hem göze hem de ruha hitap ediyor. 

Bu ahşap ev, Rize'den sökülerek getirilmiş ve aynı şekilde birleştirilmiş. İçindeki antika eşyaların, tuğlaların, her şeyin üzerine bir yaşanmışlık var. Aynı zamanda Ezmoce, Lazca'da rüya demek. Şehir yaşamı içinde boğulmuş insanlar için aslında rüya gibi bir tatil . 

Sabahları geleneksel köy kahvaltısı çıkıyor. Talep üzerine de öğle ve akşam yemeği de servis ediliyor. Akşamları Birol Topaloğlu eşliğinde eğlenceler dönüyor. 

Unutmadan ekleyelim, köy evinin sahibi Laz halk müziği sanatçısı Birol Topaloğlu. 

facebook.com/EzomeceKoyEvi
Rezervasyon ve iletişim:
GSM: 05452023911
Tel: 04663128686
E-Posta: ezmocekoyevi@gmail.com











FOLLOW ON

Salt Ulus | Köklere Dönüş Sergisi

Geçtiğimiz Salı günü arkadaşlarla Salt Ulus'u ziyaret ettik. Evime yakın olması ayrı sevindirici. Her ne kadar Ulus pek tekin olmasa da Ankara'da şehir yapısı olarak en sevdiğim yer. Tarihi birkaç yapının bulunmasından bu da. Salt Ulus, Salt Beyoğlu ve Salt Galata'ya göre daha ufak kalıyor. Bu yüzden gezmek çok zaman almıyor. 

Last Tuesday, I visited Salt Ulus with friends. Salt Ulus is not far from my flat and it's pleasing for me. In spite of the fact that Ulus is not so safe, It is my favourite place. Because, there is a few historical buildings. Salt Ulus is smaller then Salt Beyoğlu and Salt Galata. You can visit exhibitions in short time.




Bu bölüme bayıldım. / I loved this part













FOLLOW ON

23 Eki 2014

Gandhi'nin izinden 2,5 yıl

Dünyanın iğrençliklerine kayıtsız kalamayan Mark Boyle; zenginlik ne kadar birikirse, toplumun da o kadar yıkıma uğrayacağını düşünüyordu. Üniversitede ekonomi okuduğu dönemlerde parasız yaşamaya ilgisi başladı. Gandhi ile tanışması aslında onun hayatını da değiştirdi. (Gandhi ile ilgili bir film izleyerek.)

Mark Boyle, altı yıl boyunca iki farklı organik gıda şirketinde çalışmasına rağmen bazı şeylerin asla yeterli gelmediğinin farkına vardı. 



2007 yılında bir arkadaşı ile sohbeti sonrası freeconomy topluluğunu kurdu. Freeconomy, 168 ülkede 4 binden fazla üyesi olan yeteneklerin ve eşyaların takas edildiği bir oluşum. Boyle, parasız yaşamaya başladı.

Freecyle sitesinden bedavaya bulduğu karavanda yaşamaya başladı ve İngiltere’den Hindistan’a, Ghandi’nin yurduna doğru gitti. Bu seyahat tam 2,5 yıl sürdü. Yanına sadece sırt çanta, birkaç tişört, sandalet, bıçak, sargı bezi ve güneş kremi aldı. İnsanlığa fazlasıyla inanan Mark Boyle, yeteneklerini takas ederek parasız idare etti.  Bu uzun yolculuk freeconomy hareketinin bir parçasıydı.



2010 yılında da The Moneyless Man: A Year of Freeconomic Living başlıklı kitabını yayınladı. Para nedeniyle insan ilişkilerinin nasıl baltalandığını anlatan Boyle, kitabında gündelik hayata dair detayları açıklıyor. Beslenme, ufak aletler yapımı, hastalıklardan korunma gibi önemli bilgileri meraklılarına anlatıyor.

Kaynaklar: 


FOLLOW ON

18 Eki 2014

Koleksiyon yapmak ve ciltli kitaplarım

 

36 Madde listemde, Siyah bebek koleksiyonuna en az üç tane daha ekle diye bir maddem var. Madde 17! Lakin halen daha üç adet siyah bebeğim var. Aslında artık iki tane kaldı. Fındık Hanım birini yaramazlıkları sırasında parçaladı. 

Oturdum düşündüm. "Zorlamanın mantığını yok." dedim! Bu iş eğlencesine için, bir zorunluluk değil. O zamandan bu zamana siyah bebek koleksiyonu yapmak istemedim sanırım. Ama bu süreçte ciltli kitap koleksiyonuna başladım ve devam ediyorum. Onun yerine bunu sayabilirim. 



Yeri gelmişken koleksiyon yapmak ile ilgili de birkaç bir şey söylemek istiyorum. Bu, gerçekten çok özel bir iş ve seviyorum. Ama koleksiyon yapmak, biraz, eşyalar ile olan bağlarımı kuvvetlendiriyor. Eşyalar ile olan bağlar ise beni olduğum yere bağımlı yapıyor. Bu yüzden kitaplar dışında ciddi bir koleksiyona girmeye korkuyorum. 

Eskiden hiçbir şeyimi atmaya kıyamayan bir insandım. Zamanı gelince birçoğunu değerlendirdiğim de oluyordu ama taşınma sırasında çok yük olmaya başladılar ve sanki özgürlüğümü kısıtlıyorlar gibi geldi. "Bir gün çekip gitmek istesem bu kadar eşyayı ne yapacağım?" dedim. Bunu dediğim o gün yıllarca sakladığım ama giymediğim kıyafetlerimi poşetleyip birilerine vermeye başladım. Daha sonra diğer eşyalara geçtim. Elden bir şeyler çıkardıkça rahatladığımı da hissettim. Bir nevi o dönem terapi gibi oldu. Gerçekten de taşınırken kolaylık sağladı. Sonra tekrar dedim ki "Bir gün tek bavulluk eşyam olduğu zaman siktir olup gideceğim!" Halen daha tek bavula inemedim. Bunu gerçekleştirmek normal şehir yaşamı içinde çılgınlık. Eşyaları tek bavula indirmek, daha sonra simgesel bir olaya döndü benim için. Amaç bir gün çekip gitmek ve bu da güç veren düşünce haline geldi. 

Tabi tüm bunlar biraz da o zamanki içsel sıkıntılarımdan kaynaklı şeyler. Bu durumdan eşyaların çok da önemli olmadığını öğrettim kendime. Çok sevdiğim bir şey kırıldı mı da artık sinirlenmiyorum. Alt tarafı eşya diyorum. Yarın öbür gün basıp gitmek istediğim zaman gözden birçok şeyi kolaylıkla çıkarabilirim. (Eski basım ciltli kitaplarım hariç, tek mirasım onlar zaten.) 

Ha, şimdi yine birçok eşyam var ama artık en azından hepsinin bir "eşya" olduğunun bilincindeyim. Bağlarımı koparmayı başardım. Öteki tarafa ne de olsa götüremeyeceğiz. 

Not: Arada dolaplarımı karıştırır verilecekleri toparlarım yine. Özellikle kıyafetlerde. Deneyin bence. İyi geliyor. 

FOLLOW ON

17 Eki 2014

15 yaşınızdaki halinizle karşılaşsanız ne derdiniz?

Düşünüyorum ne derdim diye... Hem söylenecek çok şey var hem de hiçbir şey yok. Sanırım, sadece sıkıca sarılırdım. Ne dersem diyeyim yine kendi bildiğini okuyacaktır. Her genç kendi yanlışları ile büyümüyor mu zaten. Ağzımdan kelimelerin çıkması gerekiyorsa da "Duygusal olmamayı öğren." olurdu.

Peki, siz olsanız ne derdiniz?


FOLLOW ON

12 Eki 2014

Komün yaşamlar: Christiania (Christian Town)

I kan ikke slå os ihjel  
"Bizi öldüremezler"

Bu kapılardan girdiğinizde tamamen farklı bir dünya ile karşılaşacaksınız. Aslında hep o istediğiniz, ütopya gibi gözüken dünyanın, hiç olmadığı kadar gerçek olduğunu göreceksiniz. İnsanlar bu sokaklarda huzurlu yürürken, hayvanlar özgürce oynuyor. Araba gürültüsü yok. Koşturmaca yok. Sokaklarda sanatın o sonsuz havası sizi içine alıyor. Şarkı söyleyenler, eğlenenler... Her şeyin yanında herkes, gündelik işlerini de yapmayı ihmal etmiyor. 

İşte bu yer Kopenhang'ın içinde bulunan, 34 hektar alana kurulmuş özerk bir hippi köyü! Bu yerin adı Christiania (Christian Town). Danimarka'nın en güvenli yerlerinden sayılan Christiania, aynı zamanda Avrupa'nın en büyük hippi komününün yaşandığı alan.


Yaklaşık 40 yıl önce buraya gelen bir grup hippi gencin, kapatılan askeri üssüne yerleşerek burayı bir yaşam alanına dönüştürmesi ile tüm değişim başladı. Dan hükümeti yeni oluşan komünal topluluğu dağıtmak istese de pek başarılı olamadı. Çünkü, bu yer birçok farklı şehirden ve ülkeden insanlar almaya başlamıştı. Burası terk edilmiş bir alandan daha çok artık, kütüphanesi, kreşi, tarım alanları, atölyeleri olan bir kasabaya dönmüştü. Alternatif bir toplumsal deney adı altında buradaki yaşama göz yumsa da Dan hükümeti, bu komünal toplum ile yıllar yılı bir sürtüşme yaşadı. Burada yaşayan halk, yaşadıkları toprakları dev inşaat şirketlerine kaptırmamak için de kendi aralarında Christiania Özgür Devlet Fonu oluşturarak Danimarka'dan bu toprakları uzun mücadeleler sonucunda kiralamayı başardı.


70'lerin o barışçıl ve özgür yaşantısını Christina'da da bol bol görebiliyoruz. Yaklaşık bin kişinin yaşadığı bu köyde tüm paralar tek bir kasada toplanıp, halkın ihtiyaçlarına göre kullanılıyor. Kendi bayrağı ve anayasası mevcut. Kendi kuralları ile yaşıyorlar. Bisiklet üretip, restoranları, el yapımı şeyleri ile geçimlerini sağlıyorlar.

Bayraklarında bulunan kırmızı üzerinde üç sarı nokta, Christiania kelimesindeki i harflerini simgeliyor. Meditasyon, yoga gibi aktivitilerin yaygın olduğunu tahmin etmişsinizdir lakin sık sık polis takımıyla müsabakaya girdikleri bir futbol takımı da mevcut. (Genellikle yeniliyorlarmış :) Ortalama 400 adet köpek sokaklarda yaşıyor; sahiplenmek yasak ki bu ortamda bence hiç gerek yok. 


Bu köyde eğlenmek, mutlu olmak, şarkı söylemek, barış içinde yaşamak, şarap içmek... hayatın tüm güzelliklerini yaşamak serbest. Zaten aksi o hippi doğasına aykırı olurdu. 

Yalnız, fotoğraf çekmek (gerçekten) yasak. Gidenler de bunu teyit ediyor. Fotoğraf makinenize el konulabilir.

Amsterdam'daki Red Light District'e selamlar... 
Marihuana satışı yasal değil fakat el altından insanlar takılabiliyor. Polis nadir de olsa bölgede baskın yapsa da göz yumabiliyor. Koşmak da bu durumlarda alarm anlamında kullanıldığı için normalde de koşmak bu bölgede yasak. Yasa dışı maddeleri ile ilgili kısıtlamaların getirilmesi ile birlikte 80'li yıllarda "No hard drugs" mottosu ile kimyasalların girişi yasaklandı. (Her ne kadar hürriyetin haberine göre kesin yasak dense de el altından kullanılıp kullanılmadığı benim aklımda bir soru işareti. :)

Burayı daha iyi anlamak için gidip, görmek, yaşamak gerek...

Bir sonraki köyde görüşmek üzere.
Dostluklar...

Kaynaklar:

FOLLOW ON