27 Şub 2014

Madde 7: Charles Bukowski'nin tüm kitaplarını oku

Ekmek Arası

Bukowski'nin aile ilişkilerini, çocukluk dönemini anlatan bu kitapta "Bukowski her zaman aynıymış, pek değişmemiş." dedim. 
  • Yalnız yetişkinler değil, çocuklar da tehlikeli olmaya başlamışlardı, hatta hayvanlar da. İnsanları taklit ediyorlardı sanki.
  • Kelebeklerin ve arıların arzuladığı bir çiçek olmak varken, sinekleri cezbeden bir bok parçasıydım. Yalnız yaşamak istiyordum, yalnız olunca daha iyi hissediyordum kendimi, daha temiz onlardan kurtulacak kadar zeki değildim.
  • Neden hep kötü ile daha kötü arasındaydı seçimlerimiz?
  • Araba süren, yemek yiyen, çocuk sahibi olan, kendilerine en çok benzeyen başkan adayına oy vermek gibi her şeyi yapılabilecek en kotu şekilde yasayan götlerden oluşmuş bir toplum.
  • Diğerleri yasamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. 
  • Albay Sussex de kimdi? Herkes gibi sıçmak zorunda olan biri. Herkes sisteme uyup içine girebileceği bir kalıp bulmak zorundaydı. Doktor, avukat, asker - ne olduğu mühim değildi. Kalıbını bulduktan sonra ileri doğru gitmeye çalışıyorsun.
  • Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu.
  • Üniversiteye yaşamı yumuşak ve gerçeklerden uzaktı. Dışarıda, gerçek dünyada seni nelerin beklediğinden söz etmiyorlardı. Beynini teorilerle dolduruyor, kaldırımların ne kadar sert olduğunu söylemiyorlar. Üniversite tahsili insani sonsuza dek mahvedebilirdi. Kitap yumuşatıyordu insani. Kitabını bırakıp sokağa çıktığında kitapların sana söz etmedikleri şeyler bilmek zorundaydın.
  • Her şeye isyan ediyorsun. Hayatla nasıl baş edeceksin?
    Bilmiyorum. Yoruldum bile.
  • İnsanlardan uzak bir sığınak bulmalıydım. Sefilhane iğrençti. Sıradan bireyin yaşamı sıkıcı ölümden de beterdi. Başka çarem yoktu. Eğitim bir tuzaktı sadece. Aldığım azıcık eğitim beni daha şüpheci yapmıştı zaten. Doktorlar, avukatlar, bilim adamları, neydi bunlar? Bireysel davranış ve düşünme özgürlüğü kaybetmiş insanlar. Barakama dönüp içtim.
  • Küçük bir odada içki ve sigara içerek yalnız olmak güzeldi. İyi eşlik etmişimdir kendime hep.

FOLLOW ON

26 Şub 2014

"Astroloji bir inanç değil, ilgi alanıdır"

Twitter'ın sıkı takip edilen burç yorumcusu Zeynep Turan namı değer Gülyanaklı twittburç WoMEN Dergisinin sorularını yanıtlamak için kapılarını bizlere açtı. Kendisi çok sıcak bir insan olan Sevgili Zeynep Turan ile güzel bir sohbet gerçekleştirdik. 
Burç yorumcusu olarak twitterda herkes sizi tanıyor ama kendi kelimlerinizle Zeynep Turan kimdir?
Bence, Zeynep Turan diye bir şey kalmadı artık. Zeynep kaldı, çünkü twitterdan "Bizim Zeynep yazmış." diyorlar. Derdimiz zaten o. Ekranlarda da bizim Zeynep olmaya çalışıyorum. Belki çok kullanılan gündelik bir isim ama ben herkesin evine, gazetesine, dergisine  sosyal medya ile ulaşmaya çalışıyorum. Kendime has bir kalemim var. İşimi içselleştirdim tabi. İçimden geliyor, birisi için olmuyorum böyle. İçimden gelen şeyleri yapıyorum. Zorluğu ile özellikle şu dönem çok uğraşıyorum ama içselleştirdiğim şeyi kaleme almak çok keyifli.

Twitter profilinizde "Yaşam koçu, ilişki danışmanı, psikolog, astrolog " yazıyor. Hangisi asıl mesleğiniz ya da şöyle sorayım aldığınız eğitim nedir?
Psikoloji mezunuyum ama mezun olduktan hemen sonra o işi yapamayacağımı fark ettim. Çünkü konuşan tarafım. Konuşamayan dinleyen taraf değilim. Analiz eden tarafım. Belki sosyolog olsaydım daha başarılı olurdum da. Velhasıl, o işi yapamayacağımı anladığımda hobim daha ağır bastı.


Astrolog olma hikayeniz nedir? Neden bunu seçtiniz?
Benim çocuk olduğum yıllarda bizim evimize çok gazete, kitap ve dergi girerdi. 80 doğumluyum. Gazete ve dergilerde çeviri astroloji yazıları vardı. Türkiye'de yoktu o yıllarda. Özellikle 89 ile 90'da çok yazan yoktu. Meraklıydım. Hoşuma gidiyordu. Keyif alıyordum. Düşündürüyordu beni. Unutmuyordum. Aklımda kalan her şeyi yıllarca kafamda taşıyabiliyorum. Öyle bir özelliğe sahibim.  Her şeyi merak ediyorum. Zaten astrolojide giyimi de yorumlayabiliyoruz, stili de yorumlayabiliyoruz, beslenmeyi de yorumluyoruz. İsim analizi de yapıyoruz. İlişki danışmanlığı da yapıyoruz. Tamam, eğitimim var ama astroloji ile uğraşan bu işi yapan bütün meslektaşlarımın böyle araştırmaları vardır. Astroloji çok dallıdır çünkü insanı yorumluyorsunuz. İnsana dair her şey ve gezegen açılarının insanlar üzerindeki etkilerini, hayatın ne yönde etkin olacağını yorumluyorsunuz. Yorumlarken de çok şey bilmeniz ve araştırmanız gerekiyor. Evet, biraz hiperaktifim; konuşabildiğim kadar yazsam zaten benle baş edemezlerdi.

Zodiac burçları dışında çin burçları gibi diğer burçlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yorumlamıyorum, çünkü ben herkesin bir iş yapması gerektiğini düşünüyorum. Ben batı takvimi ile ilgili yorumlar yapıyorum. Yani koçla başlar, mevsimsel açıdan bakar olaya. Ben onu yorumluyorum. Mayaları da, çıkan analistlerin hepsini, psikiyatırları ya da  şu dönem çıkan fütüstristlerden tutun da birçok mesleğe kadar araştırıyorum ama gelin görün ki ben bir kişinin bir işte başarılı olması taraftarıyım. O yüzden de doğum haritası üzerinden ilişki danışmanlığı yapabiliyorum, ama ben ihtiyaç duyarsam. Kişi "İlişki danışmanlığından faydanlanmak istiyorum, hadi bakalım Zeynep, çok param var, ilişkimi topla." dediğinde değil. Tarihte, Osmanlı'da astrologlar başını çok derde sokmuş. Hem çok faydalı olmuş hem de başını çok derde sokmuş. Bir astrologun adeletli olması gerekir. 

Yorumları yazarken burçların karakterlerini hesaba katarak mı yazıyorsunuz? Örneğin, aslan burçları övülmeyi seviyor olduğundan yazıyı onu tatmin edecek şekilde düzenliyor musunuz?
Hayır, biliyorsunuz piyasada yazan birçok kişi var. Pohpohlayıp daha çok retweet alabilirim. Gerçek, yaşayan 300 bin takipçimi bir milyon da yapabilirim ama ben olması gereken, demin konuştuğumuz gibi adeletli tarafından gitmek istiyorum. Gökyüzünde bir konum varsa bir tweet atıyorum. Ondan sonra o burcun o açıyla çok ilişkilendirilecek bir yorum varsa, habercisiyse onu kaleme alıyorum. Yoksa her daim yazalım çizelim yok. Mutlaka sosyal medyada paylaşılan şarkıdan da, atılına tweetten de haberim var. Heleki twitterda tamamen çok seçerek, çok titiz davranarak ileti giriyorum. Bugünlerde biraz pişmanım da. Belki çok daha sıradan davransam belki çok daha farklı bir yere gelirdim. Ama mutlaka bunun da ödülünü alacağım. Klişe bütün bilgileri kırmak için dört yıl önce twitburçta yazmaya başladım. Aslan burcunun övülmesi aslan yelelerinden gelmiyor. Onu anlatmak istiyorum aslında.

Mesleğinizle ilgili şaşırtıcı bir hikayeniz var mı?
Bu benim ikinci mesleğim değil, ilk mesleğim. Bilirsiniz ki herkesin bu ikinci mesleğidir, ama Türkiye'de tek benim ilk mesleğim. Bence bu şaşırtıcı bir hikayedir. Çocuktum, büyüdüm ve insanlar daha kurumsal çatıların altına girmek isterken ben evin cadı kızı kendi yolunda gitmeye karar verdim. Çok zordu. Çok mücadele ettim. Büyüğümle küçüğümle, inananla inanamayanla, sevdiklerimle sevmediklerimle... Ben bu kadar zorlandıysam, kim bilir bunu on yıl önce yapanlar kendilerini nasıl ifade ettiler çok merak ediyorum. Çünkü çok zor ve on yıl öncesini düşünemiyorum. 20 yıl öncesini hiç düşünemiyorum. Ben 8 yıldır profesyonel anlamda danışmanlık yaparak hayatımı idame ettiriyorum. Fakat 20 yıl önce bu işi yapanlar ne yapıyorlardı diye düşünüyorum. Sosyal medya buna çok destek oldu. Türkiye'nin sosyal medyada astrolog yorumu yapan ilklerindenim belki de. İlk astroloğu değilim.

Burçlara inanıp inanmamak nedir? Doğru bir kavram mı inanç kelimesi? Gerçekleşme desteğini nereden alıyor, doğru yorumlandığında o yorum kesin midir? ya da kişiye özel yorumlandığında gerçekliği artar mı diyor?
Bilime inanmamak diye bir şey yok. Güneş'in doğmayacağına inanıp inanmaz mısınız? İnanç  elle tutulmaz. Çok enteresandır, somut tuttuğumuz şeyler ihtiyacımız vardır. Soyut olan şeyler de fikirdir. Bunun içine en çok din düşmüştür. O yüzden de ben bunu inanç mevzusu olarak görmüyorum. Bir ilgi alanı olarak görüyorum. Kişiye özel yorumlandığında tabi ki de yüzde yüz artıyor. Burcun üzerinden konuşmak yüzde on bilgidir. Ben size burcunuzu hiç sormam. Sormayı çok sevmem açıkçası ve sormamak için de kendimi çok frenlerim. Çünkü bu yüzde on bilgidir. Yüzde yüz bilgi doğum anında gezegenlerin sizin o yılda nerede ve nasıl durduğu ve hangi gezegenlerle açı yaptığıdır. Biz, o matematik hesaplamayı çıkarmadan yani horoskopu çıkarmadan yükseleninizi, ay burcunuzu ve diğer sekiz gezegenin konumunu bulmadan yoruma dökemeyiz. Dolaysıyla siz dünyada yedi milyar insan bir başaksınız, yengeçsiniz ya da yaysınız.

Astrolojinin bilim ile birleştiği noktada burası mı oluyor?
Tabi, astronomi ve astrolojinin yollarını çok önceden ayırmışlar. Fakat insanlık tarihi önce Güneş sistemi ile değil Ay sistemi ile yolunu bulmuş. Baktığınız zaman biz bile engin bilgilere daha sahip değiliz, hele ki tarihtekiler kısıtlı teknoloji ile çok daha araştırmışlar. Biz şu an teknolojide veriler üzerinden konuşuyoruz. Astroloji her konuda her şeyi bilmek gerektiriyor. Siyasetten sanata... İnsanı insan yapan her şeyi bilmek lazım. Biraz beyninizin her iki tarafını da kullanmanız gerekiyor. Tabii bu, aynı zamanda matematik. Zaten matematik her şeydir.

Twitterda burç yorumcuları çok fazla arttı son zamanlarda. Özellikle rumuz kullanarak yapanlar. Bu kişiler hakkında ne düşünüyorsunuz? 
İsmiyle öne çıkma taraftarı olan bir insan değilim. Ben burç yazıyorum. Twitterda ne yapacağım? Burç yazacağım. Kısa bir isim istiyorduk. Tamam, o zaman twitburç olsun dedik. Çok güzeldi. O amblemden feyiz aldık.  Sonrasında birçok şey var. Herkes yazıyor. Güzel de oldu aslında. Herkes kim kimin ne düşündüğünden, birbirinin ne yaptığından haberdar ama zaten teknolojinin çok hızlı ilerleyeceği yıllardayız ta ki 2014'e kadar. 2014'e kadar bu bilginin çoğu kişiye zararı da faydası da olacak. Temeli sağlam olmayan bir yere çok yük yükleyemezsiniz. Şimdi ise yüklenme zamanı. O yüzden de bazı beyinler, bazı psikolojiler, bazı sistemler çökecek. Twitterda burç yorumu yapanları, hepsini çok seviyorum. Çünkü astrolojiyi destekliyorlar. Küfretmeseler çok iyi olur. Başka bir şey yok.

Twitterda burç yorumlarınız çok ilgi görüyor. Bunun dışında yaşam koçu ve ilişki danışmanı gibi kimlikleriniz de var. Twitter sizi ve işinizi nasıl etkiledi? 
Twitterdan önce benim canlı yayın hayatım da vardı. Sosyal medyanın herkesin hayatına artıları oldu ama şu anlamda ne kadar artısı var tartışılır. Şu ana kadar iyiydik. Şu an itibaren tartışacak noktaya geldik. Çünkü bardak doldu artık, ne tarafa taşarar bilmiyorum. Bu, birçok çalışan için geçerli. Dolaysıyla ben de merakla nereye doğru gideceğini bekliyorum. Sosyal medyanın özellikle twitburcun bana asla faydası olmadığını söylemem imkansız. Burası benim için, kendimi ifade ettiğim bir yer. Bir çevre edineyim, arkadaşlarım olsun diye değil. Twitter bana şunu kattı. Kendi kalemim var. Zeynep'i ifade edebildim. Kişisel çok açıklama yapmamaya çalışıyorum. Kurumsal tutuyorum. İnsanın kalemidir kalbi. O yüzden ben kalbimi yansıttığımı düşünüyorum. Benim içindi orası. Kendim de kurumsal dururum. Orada "Seni çok seviyorum canım arkadaşım." diyecek bir tip değilim. Sevgimi böyle ifade etmedim. Bu şekilde çıkmadı. Geçmişe baktığımızda böyle değildi, şimdi de değil, ileri de de böyle olmayacak. Telefonla bile çok sohbet etmeyen biri olduğum için belki de sosyal medyayı yapımdan dolayı bu şekilde kullanıyorum. Bu bir strateji değildir.

Twitterda yorumlarınıza insanların tepkileri nasıl oluyor?
Eskiden çok kızarlardı. Şimdi, twitter ailesi twitter kullanmayı öğrendi. Twitter ailesi diyorum çünkü kişi yeri geliyor en yakınından çok orayla vakit geçiriyor. Birbirimizi tanıdık bence. Kim kime neye hareket ettiğini biliyor. Türkiye'nin twitterı keşfettiği tarihte çok sorunlar yaşıyordum. Çok böyle bilen bilmeyen konuşuyordu. Hani derler ya "Herkes evinin önünü temiz tutuyor." diye. Şimdi herkes birbirine çok daha doğru davarnıyor.

Kuantum fiziği hakkında bilginiz var mı? sonuçta astroloji gezegenlerin ve yıldızların yörüngeleriyle değişimleriyle alakalı herhangi bir nokta da kesişiyor mu bu iki bilim parçası?
Bütün kuantımcılar doğum haritası çıkarmayı biliyor. Kuantumla ilgilenen herkes astroloji haritası çıkartabiliyor. Horoskop yorumunu en az benim kadar biliyor. Astrologların hepsi de kuantum fiziğiyle ilgileniyor. Şu an fütürüstlerin bize bulmaya çalıştığı şeylerden biri de ileriki meslekler. Farkındaysanız mistizmi destekliyor. Mistizme dair birçok meslek çıkıyor. Çünkü globalleşen markalar var. Tekonoloji başka bir boyuta çıkıyor. Mistizme daha çok yatırım yapılacak. Üst düzey yöneticilerin bir anda çok başarılı konumlarından istifa edip bu sektöre de atlamaması an meselesi. 

WoMEN Dergisi Şubat 2013 sayısı
FOLLOW ON

23 Şub 2014

More 1969


Stefan, matematik bölümünden mezun olur olmaz macera yaşamak için Paris'e gider. Burada tanıştığı bir arkadaşıyla kendini hippi sanan bir zenginin evinde partiye katılır ve Amerikalı bir kız (Estelle) ile tanışır. Arkadaşının bulaşma uyarılarına rağmen onu dinlemez ve kızla birlikte İbiza'ya gider. İbiza'da ortaya çıkan eroin bağımlığı ile olan mücadele süreci başlar. 

Filmin tüm müzikleri Pink Floyd'a ait.
Yönetmeni: Barbet Schroeder
Yılı: 1969, France
Türü: Drama, Romance

Daha fazla fotoğraf için tıklayınız lütfen.



FOLLOW ON

21 Şub 2014

Yurt dışında ucuz kiralık daire bulmanızı sağlayacak web siteleri

Gezmelerde her zaman en uygun olanı bulmaya çalışıyoruz. Peki, yurt dışında ev veya uygun oda kiralayabileceğimiz internet siteleri hangileri? Sırayla inceleyelim.
Airbnb

Air Bed and Breakfast’in kısaltması olan Airbnb, kullanmadığınız odanızı kiralamanıza olanak sağlar. Siz tatildeyken isterseniz kendi odanızı da kiraya verebilirsiniz. Çok uygun fiyatlarla çok güzel evlerde birçok otelden ucuz ya da hostelden temiz şekilde kalabilirsiniz. Türkiye’de de çok aktif kullanılan bir site. Ayrıca, bu siteyi gezerken ne kadar güzel evler var diyorum her seferinde. Bir diğer mükemmel hizmeti ise istek yaparsanız size profesyonel fotoğrafçı yollayıp evinizin fotoğraflarını çekiyorlar. Ücretsiz üstelik!  Kayıt olduktan sonra istediğiniz şekilde formu doldurup, fiyat belirledikten sonra artık sadece mesaj gelmesini beklemek kalıyor.

Bu siteye benim de kaydım var ama birçok mesaj almama rağmen daha kimseyle bir anlaşma sağlamadım. Evin uygun olmamasından dolayı ama tanıdığım birkaç arkadaşım aktif olarak kullanıyor. Şimdiye kadar bir sorunla karşılaşmadılar. Yine onaydan önce her şeyi sorun soruşturun, içiniz rahat etsin. Ve profilinizde ne istediğinizi, ne sağladığınızı açık açık yazın.

Hemen Kiralık
Siteye üyeliğim yok ama tasarımdan tutun işleyiş aynı Airbnb gibi. Ne kadar güvenilir bilemiyorum ama. Yalnız bazı üyeliklerin evleri yasak aşk yaşayan amcalarımızın uğrak yerleri gibi daha çok. Bunu fırsat bilip, bunun asıl ticaretini yapanların üyelikleri de bolca var.

Wimdu
“Bir otelden çok daha iyi” sloganıyla yine evinizi ya da odanızı kiralamaya olanak veriyor.  Bu yazıyı için araştırırken gördüm ve yeni bir üyelik açtım. İşleyiş aynı, farklılık olarak Alman menşei bir site olduğunu diyebilirim.

House Trip
Bir diğer host hizmetlerinden biri de House Trip. Türkiye sitesi yok.  Ekşi sözlük yorumuna göre “Ev turizmi alanında hizmet veren, benzerleri arasında işini en doğru yapan şirket.” (Bkz.)

9flats
Bu site de airbnb’in aynısının yandan çakılmışı. Türkiye sitesi mevcut. Kullanmadım hiç. Bu yüzden pek yorum yapamıyorum.

Craiglist
Aslında kiralık ev değil, aynı zamanda aklınıza gelebilecek her şeyin de ilanı olan bir site. Aktif olarak kullandığım bir yer. Ev arkadaşlarımı buradan buluyorum genelde. Buradaki ilanlara da göz atabilirsiniz. Günlük kiralık daireler ve odalar da mevcut.
Couchsurfing 
Ben bundan para kazanmak istemiyorum ya da mümkünse kalacak yere para hiç vermeyeyim diyorsanız o zaman bu siteyi kullanmanız gerek. Bu site ile birçok kişiyi evimde ağırladım. Başıma bir sıkıntı gelmedi. Aksine çok güzel insanlarla tanıştım. Bu site ilgili şu yazımı ve bu yazımı inceleyebilirsiniz.
Ne olursa olsun maddi ve manevi güvenliğiniz için birini ağırlarken ya da birinde kalırken de kişi işe önceden iletişim kurup, kişiyi tanıyım. Çok korkulacak bir durum yok, gözünüz açık olsun biraz. Hiç yurt dışına çıkma “şansım” olmadığı için misafir olma deneyimim  hiç yok. Ama misafir ağırlama olarak sık sık deniyorum.
Eğer bildiğiniz buna benzer siteler varsa lütfen paylaşın yorum olarak. 

FOLLOW ON


19 Şub 2014

Yazar Fatma Burçak röportajı

Öncelikle kendinizden bahseder misiniz? Fatma Burçak kimdir?
Fatma burçak iyi bir insan olmaya çalışan bir kadın aslında, özünde öyle. Kendisine ve çevresine hayırlı evlat yetiştirmeye çalışıyorum. Onun dışın da bütün insanlar için iyi şeyler istiyorum. İstediğim şeyleri mümkün olduğunca dışa vurmaya, yazmaya ve bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. İyi bir insan olmaya çalışan bir anne, bir yazar, ev kadını, bir emekçi ama özünde sadece iyi bir insan olmaya çalışan bir kadın o.

İşletme mezunu olarak yazarlık serüveniniz nasıl başladı? 
Yazarlık serüvenim çok geç başladı aslında. İstanbul işletme mezunuyum; üniversite eğitimini severek okudum. Uzun süre büyük şirketlerde çalıştım. Bununla birlikte küçüklüğümden beri hep yazdım; günlüklerim, anı defterlerim, küçük küçük denemelerim oldu. Hatta bir dönem küçük dörtlükler halinde şiirlerim oldu. Hep yazdım ama en büyük pişmanlıklarımdan biri yazdıklarımı saklamamak ve kıymetini bilmemem olmuştur. Yazdım ama hiçbir zaman yazar olabileceğime inanmadım ya da böyle bir hayal kurma cesaretim olmadı. Bizim dönemimizde yani benim büyüdüğüm yıllarda, bir iktisat, bir işletme okumak, özel sektörde çalışmak vardı. Ben de kendimi o modaya kaptıranlardan biriydim. Bu yüzden kendimi keşfetmem, edebiyat ve yazı ile yoğrulmam gerektiğini keşfetmem çok geç oldu. 30’undan sonraya denk geldi ama en azından kendimi keşfedebildiğim için mutluyum.

İlk kitabınız ne zaman çıktı? Kaç yaşındaydınız?
İlk kitabım çıktığında 40 yaşındaydım. Hiç kendini keşfetmeden bu dünyadan göç edebilirdim; en azından öyle olmadı.  Aslında kitabımın serüveni şöyle başladı.

Oğlum dünyaya geldikten sonra, bir süre çalışmaktan uzaklaştım. Bu döneme kadar hep çalışan biri olarak, bu zamanda bir boşlukta ne yapacağını bilememek, evde çocuk büyütmek yeterli gelmedi. Hayatım boyunca tek bir şey olamadım. Sadece bir çalışan, ne de sadece bir anne oldum. Her zaman elimin uzandığı her şeyi yapmaya çalıştım. İşte böyle bir dönemde bir şey yapmam gerekiyordu ama kolay olan bir şeyi yapmam gerekiyordu, yazmaya başladım. En başlarda iç döküş ile başladım, daha sonra devamı geldi ve bunlar birikmeye başlayınca öyküler doğdu. Daha iyi nasıl yazabileceğimi keşfetmek için öykü yazarı Jale Sancar’ın atölyesinde bulundum. Atölyede bulunduğum süre içerisinde güzel dostlukların kurulduğu sıcak olduğu bir ortamda yer aldım, bu da bana biraz cesaret verdi. Böylece öyküler yazmaya başladım. İlk kitabım, o atölyedeki arkadaşlarım ile birlikte çıkardığım kolektif bir öykü kitabı. Kitabın ismi  “Büyülü Yolculuk”, atölyemizin de adı; ilk kitabım böyle çıktı.

Yazdığınız hikayeler, masallar yetişkinler için mi?
Aslında ilk kitabımdaki öyküler yetişkinlere yönelik. Daha sonra ilk kitabımın ardından arayış içinde iken Kartezyen yayınlarından Ömer Sevinç ile tanıştım. Ömer Bey de, içimdeki ışığımı mı desem gözümdeki parıltıyı mı fark etti bilmiyorum ama Ömer Sevinçgül ve Sibel Talay çok destek oldular. Daha sonra çocuklara ve özelliklere gençlere edebiyat derlemeleri yapmaya başladım. Sonra ki kitaplarım edebiyat derlemelerinden oluşuyor. Bunların içinde Victor Hugo derlemesinin özel bir önemi var. İlk derleme çalışmama Victor Hugo ile başladım. Devamında çok keyifli bir çalışma yaptım. Anadolu halk edebiyatı üzerine manilerden, bilmecelerden, masallardan oluşan karışık ama keyifli bir kitap oldu. Oğlum ve arkadaşları hala o kitaptan zaman zaman bir şeyler okuyup bana geliyorlar. Daha sonraki derlemeler, Anadolu’ya, daha doğuya Acem, fars kültürüne yönelik mutaassıpların öğütleri ve hikâyelerinden oluşan kitaplar oldu. Bu da beni farklı bir boyuta ulaştırdı. Çünkü ondan sonra hazırladıklarım Yunus Emre ile başlayan -zaten Yunus Emre başlı başına farklı bir boyut ve özel bir yeri var- arkasından sadi, onun arkasından doğu edebiyatında mutaassıp dermeleri yaptım. Bütün bunlar bana doğuyu daha iyi anlamak, orda ki bilgeliği tanımak ve insana yakın olmak yolunda bir kere daha düşünmek yani insanın özü için birçok şey anlatan kitaplar. Her kitabımı yazarken kendimde çok şey öğrendim. İlk çıkan kolektif öykü kitabım haricinde 6 tane derlemem var.

Arkadaşlarınız ile çıkardığınız kitap kimin fikriydi? 
O düşüncede çok kolektif bir düşünceydi, çok güzel öyküler yazmıştık. Bu öykülerin atölyede okunup orada kalmasını istemedik. Araştırmaya başladık ne yapabiliriz diye? “Kitap yazabilir miyiz? Yapsak nasıl olur?” diye konuşurken Jale Hanım’a danıştık. O da sevinçle karşıladı bu fikri. Bir iki yayın evi ile konuştuk, projemizi kabul eden bir yayın evi ile kitabımızı çıkardık.

Yaratıcı yazarlık kursunun hayatındaki yeri nedir? Size kazandırdıkları oldu mu?
Hayatımda ki yeri çok büyük. Doğru kişi ile size uyan insan ve size pozitif bir enerji verebilecek katılımcılarla yapıyorsanız eğer yaratıcı yazarlık atölyelerinin pek çok açıdan faydası var. Birincisi, eğer gerçekten yazıyorsanız, yazınızı geliştiriyorsunuz; farklı yazarlar, edebiyatın farklı kollarını tanıyorsunuz. Edebiyattaki insana değer katan normların ya da insanı farklılaştıran düşünce biçimlerinin neler olduğunu görüyorsunuz. Edebiyat demek insan demek aslında, çok okuyan bir insandım ama o ana kadar aslında çokta okumadığımı fark ettim ve şimdi daha çok okuyorum, daha farklı okuyorum. Bilinen şeyleri çok satanlar listelerindekini okumaktan daha farklı şeyler okuyorum. Gerçekten edebiyat okuyorum. İnsanlara dokunan şeyleri okuyorum. En önemli özelliği bu atölyelerin, yani sizin okumanızı, edebiyata bakışınızı geliştiriyor ve farklılaştırıyor; kendinizi keşfediyorsunuz. Sonuçta yazmak bir nevi soyunmaktır aslında, içinizdekini dışarı çıkarmak... Eğer gerçekten bu yola baş koyduysanız, yazamaya gönül verdiyseniz bir yandan da üzerinizdeki fazlalıklardan arınıyorsunuz soyunuyorsunuz. Her adımda geride bir gömlek bırakıyorsunuz. Hani yılan üzerindeki gömleği çıkarıp atar ya onun gibi bir şey. Sürekli kendinizi yeniliyorsunuz deri değiştiriyorsunuz.

Şimdiki yazdıklarınız ile ilk yazdıklarınız karşılaştırdığınızda neler görüyorsunuz?
İlk yazdıklarıma bakıyorum ve şimdi yazdıklarıma bakıyorum; onları oturup yeniden yazmak istemem. Çünkü onlar, o zamanlarda, o duygularla, o hamlıkla yazılmış şeyler. Onların benim için ayrı bir yeri ve önemi var. Ama şuan yazdıklarım çok farklı. Bu yüzden yaratıcı yazarlık atölyelerinin her şeyden önce okuma serüveninizi farklılaştırdığına inanıyorum. Zaten yazmanın en temel direği ve prensibi çok okumaktır. Farklı okumalar yapılabilmektedir; önemli olan bu.

Kendinize ait bir yazı tarzını var. Daha çok hikâyeler, masallar... Farklı türler de olacak mı ileride yoksa bu çizgide devam mı edeceksiniz?
Masallar, hikayeler bunlar benim yazdığım değil de, daha önceden yazılmış söylenmiş şeylerin benim tarafımdan elden geçirilmiş halleri. İşin açıkçası, benim kendi üslubumda da biraz gizem olmasını seviyorum. Bunun için öykü yazmaya çalışıyorum.  Henüz kendi ismimle yayınladığım bir öykü kitabım yok ama çalışıyorum. Ama birçok dergide yayınlanan öykülerim var ve şuan yetişkinlere yönelik öyküler yazıyorum. Umuyorum bu öyküler yayınlandığında biraz daha farklı bir dille yayınlanmış olacaklar; şuan çok farklı bir dil kullanıyorum çünkü. Tabi ki farklı denemeler yapmak isterim. Bir de roman yazmak isterim mesela ama nasıl olur ne zaman olur bilmiyorum.

İnsan zaman geçtikçe ister istemez değişiyor bu da insanın yazı tarzına yansıyabiliyor. Sizde bu değişim nasıl oldu?
İnsan çok sosyal bir varlık, çevresine duyarlı bir varlık ve bu şekilde olmak zorunda. Dolayısıyla insanı tüm çevresindeki olaylardan, siyasetten bağımsız düşünmek mümkün mü? Her şeyden etkileniyoruz, her şey bizim için malzeme. Bunun için, mesela çağımızda yaşadığımız değişimler bizim de anlatımımızı, dilimizi ve bununla birlikte görüşümüzü de etkiliyor. Herkesin söylediği bir şey var: “Gezi olayları ve 90 kuşağı.” Bend e 90 kuşağının bilgisayar başından kalkmayan bir kuşak olduğundan ve onlardan bir umudum olmadığını söyleyen kişilerden biriydim. Ama o kadar umutlandım ki şimdi inandırıcı olması için 90 kuşağı ile ilgili ya da o kuşaktan bir kahramanını anlatırken çok farklı şeyler yazmayalım çünkü onların kim olduklarını gördüm. Şöyle bir şey var. ben kadın olmayı çok seviyorum ve ülkemin kadınlarını da seviyorum. Dünya kadınları ama özellikle ülkemin kadınları çok güçlüler, bu ülkeyi de bu dünyayı da bir yerlere getirecek olan kadınlar. Bir kadın olarak da zaman içinde söylemim değişiyor, bakışım değişiyor. Her geçen gün biraz daha farklı ve güçlü bakmaya başlıyorsun. Dolayısıyla zamanla düşüncem de söylemim de değişiyor kısacası. Bundan mutluyum çünkü böyle olması gerektiğini düşünüyorum.

Doğu edebiyatı masallardan yana oldukça çok zengindir. Siz de Fars, Çin, Hint gibi doğu coğrafyasından beslenerek yazıyorsunuz. Nereden geliyor bu tılsımlı masallara, hikayelere ilgi?
Masal sevmeyen yoktur herhalde? Masalları çok severim. Bunlara yazamaya iten çok özel bir şey yok ve kendiliğinden gelişen bir şey. Doğunun, Doğu hikayelerinin mistik bir havası var. Eğer onun içine giriyorsanız o konuda çalışmaya başlıyorsanız. İster istemez diliniz de düşünceniz de biraz gizem taşımaya başlıyor. Biraz da bundan kaynaklanıyor. Mesela yüzüklerin efendisi muhteşem bir üçlemedir. Önce kitaplarını okudum, sonra filmini seyrettim ama bununla birlikte bilim kurgu sevmem, hoşlanmam ama dediğim gibi içinde biraz esrar gizem olan şeylerden seviyorum. Belki de kadın olmaktan kaynaklanan bir şey çünkü ben şuna inanıyorum kadınlar biraz gizemi ve öyle olmayı da seviyorlar.

Türk Edebiyatı deyince son dönem yazarlarından ilginizi çeken, beğeniniz kazanan kimler var?
Nasıl Rus Edebiyatı’na büyük bir edebiyat diyorsak, bence Türk Edebiyatı da büyük bir edebiyat… Sadece biz, edebiyatımızı belirli çevreler içerisinde tutuyoruz, yani edebiyatı halka indiremiyoruz. Halk Türk edebiyatı deyince birkaç belirli isim saymaktan öteye gidemiyor. Hâlbuki Türk Edebiyatı’nda ismi bilinmediği halde ciddi yeri olan, önemi olan büyük yazarlarımız var. İsim vermek zor. Son dönem yazar demek ne kadar doğru bilemiyorum çünkü bugün bir Dostoyevski’nin eskimiş olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eskimiş olduğunu söyleyebilir miyiz? Dolayısıyla edebiyatta son dönem demeyi doğru bulmuyorum ama şunu söyleyebilirim en Selçuk Baran Öykü ödülünü alan Hakkı İnanç’ın öykülerini gerçekten severek okudum. Bunların dışında kitabı yeni çıkan yazarlar var. Onları da severek okuyorum. Büyük yazarlara, ismi duyulmuş yazarlara gelince, öykülerinde biraz gizem olan İstanbul’u severek ve yaşayarak anlatan hocam Jale Sancak severek okuduğum yazarlardan biri. İnsana dokunan yazarları çok severek okuyorum bundan dolayı saymakla bitmez. Mesela, Ahmet Ümit, Bora Abdo da çok severek okuduğum yazarlardan birisi.

Peki, bloggerların kitap çıkarması hakkında ne düşünüyorsunuz? Birer edebiyat eseri sayılır mı?
Hayır, edebiyat olduklarını düşünmüyorum. Edebiyat demek kurgu demek... Blogunuza yazdığınız “İşte buraya gittim, bunu yaptım, şunu giydim, buna kızgınım, taksi şoförü ile kavga ettim…” vesaire gibi şeylerin edebiyat olduğunu düşünmüyorum. Bu şekilde düşünüyor olmam onların değersiz olduğu anlamına gelmiyor, onların değersiz olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir yanılgıya düşürmek istemem kimseyi. Mutlaka okunan bir kitlesi vardır. Daha çok büyük bir kitleye ulaşmak için kitap basılmış olabilir, ama edebiyat değil. Edebiyat demek kurgu demek, üzerinde çalışmak demek… Bir öykü, bir roman için bazen günlerce, gecelerce, aylarca uğraşabiliyorsunuz. Zülfi Livaneli’nin son romanı yıllarca üzerinde düşünülmüş ama ondan sonra üç ay içinde yazılıp, toplanıp ortaya çıkmış bir eser. Ama yıllarca üzerinde düşünüyor, yıllarca araştırıyor ve olgunlaştırıyor. Şimdi o, edebiyatsa öteki edebiyat değil. Edebiyat emek isteyen, kurgu isteyen, hayal gücü isteyen bir şey diğeri ise edebiyat değil. Bu kesinlikle benim fikrim, edebiyat olduğunu düşünmüyorum ama değersiz de olduğunu düşünmüyorum. Çünkü o da insanlara farklı bakış açıları, bazen mizah, bazen hüzün duyguları tattıran bir şey. Bloggerların çıkarttığı kitapların bir 50 sene sonra okunacağını düşünmüyorum çünkü çok değişmiş olacak zaman. Yayın evlerinin edebi eserleri yayınlayabilmesi için bu tip kitaplardan para kazanması gerekiyor. Acı ama gerçek. Dolayısıyla şöyle bir şey var kitap bizim gözümüzde değerli bir şey ama kitabı ne kadar önemsersek önemseyelim para karşılığı aldığımız bir metadır. Edebiyat kitabı da aynı şey magazinsel kitaplar da aynı şey. Dolayısıyla birini destekleyebilmek için ötekinin çok satmasına ihtiyaç var.

E-kitaplarla karşılaştırınca?
Fatma Burçak: Basılı kitapla benim duygusal bir bağım var. Herkesin de böyle bir bağı olduğu düşünüyorum. Kitap aldığımda dokunurum açarım. Kitabın kokusu, kâğıdın ışıltısı her şeyi benim için özel. Özel bir kütüphanem var. Kitap almadan durmam vs. Pek çok şey söyleyebilirim gerçekten. Ama e-kitap da büyük bir kolaylık; taşınabilirlik açısından, ulaşılabilirlik açısından. E-kütüphaneniz varsa eğer istediğiniz kitabı istediğiniz zaman okuyabilme şansınız var. Yanınızda taşımak zorunda değilsiniz. Ekonomik olarak büyük kolaylığı da var. Dünya dijitalleşiyor. E-kitabın hacmi basılı kitabı sollayıp geçecek. Ama basılı kitabın da bir anda, 5 10 sene içinde ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Örneğin; gazetelerin internet siteleri çıkmaya başladığında gazetelerin yok olacağını düşünmüştüm, ama olmadı. Hatta trajları bile arttı. Kitabın da aynı süreci yaşayacağını düşünüyorum. Yazılı kitap kolay kolay ortadan kalkmayacak. Belki çok daha değerli olacak, çok daha kıymetli olacak çünkü basılı kitabı elde edebilmek için de ağaç gibi çok değerli bir kaynağı tüketiyoruz. O yüzden daha pahalı olacak, ulaşılabilirliği zor olacak. Belki mücevher değerinde olacak ama olacak. E-kitap geleceğin kitabı gibi görünüyor.

Tüketim çağı yaşıyoruz, bu tüketim çağında edebiyat hangi yöne gidiyor?
Fatma Burçak: Edebiyat da bir tüketim. Edebiyata baktığınız zaman, ona ulaşabilmek için de para harcıyorsunuz. E-kitap ya da basılı kitap olsun bir para veriyorsunuz. Edebiyatı nasıl etkileyeceğine gelince… Doğrudan edebiyatı değil de kültürü nasıl etkileyecek buna bakmak lazım. Sonuçta edebiyat kültürün bir parçası. Biz kültürümüzü yozlaştırmadığımız sürece tüketim toplumu olmanın kültürümüzü etkileyeceğini sanmıyorum ama kültürümüzü yozlaştırma gerçekten içinde bulunduğumuz çağda en büyük kaçmazlarımızdan biri. Kültürü yozlaştırmak ne demek: Öncelikle dilimiz edebiyat demek… Dilimizi koruyabilmemiz lazım; yani Türkçeyi korumak lazım. Türkçeyi korumak derken tutucu bir biçimde yabancı kelimelere kapatmak anlamında söylemiyorum. Globalleşen dünyada bu zaten mümkün değil ama Türkçeye aldığımız yabancı kelimeleri de Türkçeleştirerek kullanmak lazım. Yani W kullanmadan V ile yazabiliriz. Özel isimler hariç tabi. Ne bileyim T-shirt’un İngilizcesini değil de Türkçesini yazmak lazım. Benim fikrim bu yönde. Dolayısıyla kültürü tüketirken onu yozlaştırmadan doğru biçimde tüketmek gerekir. Tüketim çağındayız, gittikçe daha çok tüketeceğiz.

WoMEN dergisi hakkında düşünceleriniz neler?
Öncelikle güzel bir dergi yapmışsınız bunu eklemek istiyorum. Geç haberim oldu ama okudum gerçekten çok beğendim, sizin konuğunuz olmakta çok hoş, umarım derginiz çok uzun süreler boyunca gelişerek, büyüyerek hatta basılı hale gelerek okurlarına ulaşır. İnternet üzerinde de etkili bir yere sahip olacaksınız. İyi bir dergi olarak görünüyorsunuz, iç açan bir konseptiniz var. Hoşuma gidiyor, umarım okurlarınız artarak devam eder. Ben çok keyif aldım sohbetinizden umarım sizde keyif almışsınızdır.

WoMEN Dergisi Ağustos 2013 sayısı
FOLLOW ON

17 Şub 2014

Madde 7: Charles Bukowski'nin tüm kitaplarını oku

Pulp

Önce kelime anlamına bakalım biraz. Maddenin öz, saf, şekilsiz hali. Ayrıca saçma konular içeren, kalitesiz kağıda basılmış değersiz edebi ürün. (bknz.) 

Kitaba gelince; dedektif olan Nick Belane, Kırmızı Kırlangıç meselesini çözmeye çalışır. Bu süreçte Celine ve Bayan Ölüm ile olan ilişkisini de işler kitap. Bu daha çok Bukowski'nin ölüm ve hayat ile ilgili sorgulamalarını yansıtır.
  • Böylesine güzel bir vücuda sahip olmak, sanki onun bile başını döndürüyor gibiydi.
  • Neler oluyordu bana? Bu kadından hoşlanmaya mı başlamıştım? Oysa, herkes gibi onun da bağırsakları vardı.
  • Sıkıntı ve acıdan uzak durma çabamız bizi hayatta tutuyordu. 24 saat çabalamayı gerektiren zor bir işti bu. Hatta uyurken bile sizi rahat bırakmayan bir uğraş.
  • Sarhoş mu oldun sen? 
    Birkaç gün önce evet.
  • Eğer yakınınızda bir ambulans varsa ve sireni duyamıyorsanız, sizi almak için geldiğine emin olabilirsiniz.
  • Problemlerini çözebilenler, yeterli kararlılığı gösterebilen ve biraz da şanslı olanların arasından çıkıyordu genellikle. Yeterinde sabır ve kararlılık gösterebilirseniz, şans eninde sonunda yüzünüze gülüyordu. Fakat, insanların çoğu, yeterince bekleyecek sabrı gösteremediklerinden, hemen vazgeçerek kendilerini mutsuzluğa mahkum ediyorlardı. Ama ben Nick Belane, kesinlikle böyle biri değilim. Evet belki biraz tembeldim ama umudumu canlı tutacak güce sahiptim.
FOLLOW ON

16 Şub 2014

Blog Lists


Merhaba,
Bu postta takip ettiğim, sevdiğim blog adreslerinin listesi bulunuyor. Yorum olarak siz de blogunuzun adresini ekleyebilirsiniz. Yenilerini keşfetmekten zevk duyarım. :)
Dostluklar...

Hi,
This post about my blog list what is my favourite. And you can add your blog link as comment. I would like to discover new blogs. :)
Love
Hippies

Flower People * Turkey

Flower People * World

Woodstock Villagers
FOLLOW ON

15 Şub 2014

Sevgililer Günü tarihçesi

Şubat ayı adeta aşk ayıdır. İster sevgilisi olsun olmasın, isterse aşka inansın inanmasın birçok insan, bu ayda yoğunca ortaya çıkan aşk aurasından etkilenir Havada bu kadar keskin aşk kokusunun olması bildiğimiz gibi 14 Şubat Sevgililer Günü'nden kaynaklanıyor.

Bu özel günün kökeni aslında Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanıyor. 14 Şubat, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü. 1712 yılına ait İsveç Almanağında belirlendi. İngilizce St. Valentine's Day ve bazı toplumlarda ise Aziz Valentin Günü olarak bilinir.
Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanır. Antik Yunan takvimlerinde, Ocak ayı ortası ile Şubat ayı ortasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı. Antik Roma'da 15 Şubat, Zeus ile Hera'nın kutsal evliliğine, bereket tanrısı Lupercus'un onuruna, Lupercalia günü olarak kutlanmaktaydı. Bu günde, Lupercus'un din adamları tanrıya keçi kurban ederlerdi. Daha sonra kafalarının üstüne koydukları bir parça keçi derisi ile Lupercus'u simgeleyerek, Roma sokaklarında koşturup, karşılaştıkları herkese dokunurlardı. Genç kızlar gönüllü olarak ileri atılır ve bereket tanrısının dokunuşundan paylarını almaya çabalarlardı. İnanışa göre bu dokunuş sayesinde doğurganlıkları kolaylaşacaktı. Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat'ta genç erkeklerin ve genç kızların isimleri yazlı olan kura ile bayram boyunca "çift" olma alışkanlığı vardı. 469'da Papa bu gayri-Hıristiyan bayramını yasaklayarak sadece kura çekilişine izin verdi. Ancak artık kuralarda kızların değil azizlerin isimlerini yazlıydı.

Sevgililer Günü kartı
Ülkemizde sevgililer günü kartını yollayan yok herhalde. Artık kartpostal olayının öldüğü bu zamanlarda topraklarımızda bunu tercih edenin de çıkacağını sanmıyorum. Bazı toplumlarda görülen en yaygın kutlama şekli. Sevgi mesajları, aşk şiirleri vs yazılır. Lakin Sevgililer Günü'nün tarihteki asıl olayı kart yollamaktır.

Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı ilk olarak 14. yüzyıla ait kaynaklarda görülmektedir. 1381 tarihli Parlement of Foules adlı kitaba göre, Fransa'da ve İngiltere'de 14 Şubat geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteydi. Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar vermekteydi ve bu notlarda birbirlerine Valentine diye hitap etmekteydiler.
Ilk Sevgililer Günü kartı 1800lü yıllarda yollandı. 14 Şubat günü o kartı gönderen Amerikalı Esther Howland kişiydi. O günden bu güne çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay oldu.

Özellikle batı medeniyetlerinde, sevgilisi olmayanlar hoşlandıkları kişilere kart gönderir. Alıcı kişi, içinde genellikle "Sevgilim olur musun?" yazan bu imzasız kartın kimden geldiğini bulmaya çalışır.

Ülkemizde kart pek tercih edilmediği için çiftler genellikle karşı tarafa sevgilerini anlatan hediyeler verir. Bu hediyelerin başında çiçek ve çikolata gelir. Başbaşa gidilen romantşik bir yemek, ya da evde hazırlanan romantik bir sofra en yaygın kutlamalardan bir diğeridir.
Sevgililer günü gerçeği
Her şey bir yana bu günün özel bir gün müdür yoksa değil midir sorusu da karşımıza çıkıyor. Bir senenin 365 gün 6 saat olduğu bir dünyada bir insanın sadece bugün sevdiklerini hatırlaması sistemin kapitalist ekonomi için dayatmasından başka bir şey değildir. Bu gün için maddiyatı zorlayanlar olduğu gibi maneviyatı öne tutanlar da var. Bir tarafta da 14 Şubat'ta hiçbir şey yapmayanlar! Zaten, Şubat ayında bu günle ilgili birçok şey insanın karşına çıkıyor. Kişinin aklına gelmese bile, ya da düşünemese/düşünmese, o kadar çok şeye dışarıda rastlaması bilincine bir nevi mesajlar yolluyor gibi. Kişi bir anda Sevgililer Günü'nü kutlama gereği hissediyor ve kutlamadığında karşı tarafın kendisine alınacağını düşünüyor. Sizce de zorla kutlanmış bir Sevgililer Günü olmuyor mu bu açıdan? Hediye almak/vermek, süprizlerle karşılaşmak herkes için güzeldir, ama önemli olan gerçekten düşünülerek hazırlanılandır. Bu yüzden bu gün dışında çiftlerin birbirine bir şeyler yapması çok daha özeldir.

Iyi tarafından bakarsak, 14 Şubat günü aslında odun olan çiftler için zorunlulukla yapılsa da tek gün de olsa güzel şeyler yaşaması için fırsattır. Bu güne karşı nötr olanlar için sadece seni seviyorum demek ya da harcama yapmadan basit ama karşı tarafın hoşuna gideceği şeyler yapmak en uygunudur. Eskide yapılan imzalı ya da imzasız kartlaşmalar abaertıdan uzak çok daha anlamlı duruyor. Çağımızın bir olayı daha sisteme oturttuğunu görmüş olduk. Hiç şaşırmadım.

Valentine ile ilgili notlar
1908 tarihli Katolik Ansiklopedisi'ndeki eski şehitler listesinde, 14 Şubat gününe kayıtlı, inancı yüzünden öldürülmüş üç tane Aziz Valentine geçmektedir. Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı tarihi dökümanlarda hiç geçmemektedir. Kimi tarihçilere göre sadece bir efsanedir. Valentine'nin onuruna kutlama günü, 14 Şubat 496 yılında Papa Gelasius tarafından ilan edilmiştir. 1969 yılında kilise takviminden Aziz Valentine gününü çıkarmıştır.

Hıristiyan olduğu için öldürülmüş din adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu efsanelerde geçen başlıcaları şöyledir: Valentine, öldüreleceği günden bir gün önce gardiyanın kız kardeşine "Valentine'ninden" imzalı bir aşk notu vermişti. Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde; gizlice evlenmelerine yardım etmişti.
  • Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.
  • Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir.
  • Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.
  • Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem kazanmış, sevgililer günü tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline gelmiştir.
WoMEN Dergisi Şubat 2014 sayısında yayınlandı.
FOLLOW ON