16 Eyl 2014

Cunda Adası, Ayvalık'ta iki gece kamp

Festival bitti diye biz neden maceramızı sonlandıralım ki? Hemen kendimize yeni rotalar çizdik. Otostop ile İzmir’e doğru yol almaya karar verdik ama öncesinde arkadaşlar yine kanımıza girerek Cunda Adası’nı ziyaret etmemize vesile oldu. İyi ki de sokmuşlar aklımıza. 

Ayvalık, Balıkesir’e bir iki saat uzaklıkta bir yer. Çadırlarımızı, eşyalarımızı toplayarak sırtlandık yükleri yine koyulduk yola. Önce karnımızı doyurduk. Enerji topladık, kendimize geldik. Yine şanslıydık. Festivale aracı ile gelmiş iki genç, biz üç kişiyi aldı. Ayvalık ayrımına kadar götürdü. Festival sonrası Zeytinli yolu otostopçu gençlerle doluydu. Manzara harikaydı diyebilirim. 

Ayvalık ayrımında indiğimizde başka rotada ilerleyen festivalden arkadaşlarla karşılaştık. Kısa konuşma sonrası herkes yollarına döndü. Başka bir araç bizi Ayvalık’a götürmek üzere aldı. Hatta Cunda dolmuşlarının kalktığı yere kadar yolu olmasa da bıraktı. Bazen böyle tatlı insanlar da çıkabiliyor. 






Araçtan indikten sonra biraz etrafta yürüdük. Ve dolmuşların geçtiği yola çıktık. Birkaç dakika sonra Cunda Adasındaydık. İlk etapta bana İstanbul adalarını anımsatsa da tamamen farklı bir havası olduğunu gezdikçe gördüm. Sokak aralarında dolandıkça, binaları gördükçe insan kendini yabancı diyarlarda hissediyor. Ada tamamıyla Rum evlerinden oluşuyor. Restoranlar hep Rum tarzında… Her şey o kadar renkli ve güzel ki insan ister istemez bu manzara karşısında hayranlığını saklayamıyor. 

Üç arkadaş hemen gezmeye koyuluyoruz. Ada merkezi çok canlı. Her tarafta hediyelik eşya dükkânları ve pazarları var. Çok güzel şeyler bulabilirsiniz burada. Ayrıca antikacı dükkânları var bir o kadar.















Taksiyarhis Kilisesi
Kafamıza göre dolana dolana Taksiyarhis Kilisesi’ne vardık. Bu kilise şu an, Rahmi Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’nca müze olarak ziyaretçilere açık. Pazartesi orada olduğumuz için içini gezemedik biz. Burası kültürel ve sanatsal etkinliklerde de kullanılacakmış.






Agios Yannis Kilisesi / Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı / Değirmen
Kiliseden devam ederek, esnafın “Değirmeni de ziyaret edin.” önerisi ile eski adı ile Agios Yannis Kilisesi’ne vardık. Burası biraz daha yukarı da kalıyor. Kısa mesafede hepsine ulaşım sağlayabiliyorsunuz. 1924 yılındaki mübadele sonrası bu şapel tahrip olmuş. Hemen yanındaki değirmen ise manastıra un sağlaması amacıyla yapılmış. Yıllar sonrasında Rahmi Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı burayı da restore ederek Sevim ve Necdet Kitaplığını açtırdı. 

Buraya giriş ücretsiz. İnternet erişimi de var. Aynı zamanda güzel bir manzaraya sahip kafesi de mevcut. 














Sırtımızdaki yüklerle sıcak havada dolanmak bizi yormuştu. Artık yüzmek için en yakın denize doğru yol aldık. Bulduğumuz sahilde hemen denize atladık. Suyu güzeldi ve Zeytinli sonrası sıcak gelmişti. Hemen derinleşmiyordu. Yürüyorsun yürüyorsun yine de derinleşmiyor. Birkaç saat kumsalda güneşin altında dinlendik. Bir ara kollarım kafamda uyuya kalmışım. Bir an uyandım. Kollarımda ağrı ve güneşin altında korumasız kalmanın ağırlığını hissettim. Bu biraz beni sersemleştirmişti. 

Komik bir olaydan da bahsedeyim bu arada. İçimde bikinim yoktu ve havlu ile değiştirmeye çalışıyordum. Arka tarafta büyük bir ağaç vardı. Orta yaşlı örtülü bir teyze ve amca da orada oturup havanın tadını çıkarıyordu. Alt bikinimi giyerken tam arkadaşım havluyu elinden kaçırdı ve koca beyaz popomu teyze görünce şu reklamlardaki Anadolu teyzeleri gibi şaşırıp gülmeye başladı.




Deniz keyfinden sonra merkeze doğru gitmeye karar verdik. Bize katılacak arkadaşlar gelecekti çünkü. Aynı zamanda telefonlarımızın şarja ihtiyacı vardı. Bir çay ocağına oturarak 3 bardak limonata ve birkaç bardak çay içtim. Biraz yorgun hissediyordum ve çay ocağında oturmaya devam ettim. Arkadaşlarım etrafta dolanmak için eşyalarını bana bırakarak yanımdan ayrıldılar. Ben dinlenerek, yolculuğum ile ilgili notlar almaya başladım. O sırada o sıradaki esnaf ve insanlarla muhabbet ettim ara ara. Çay ocağının çapraz karşısında Lal Antik isimli dükkân vardı. Sahibi Şahin Abi. Kendisi ile baya sohbet ettik. Bana Cunda Adası ile ilgili birçok şey anlattı. Bir de sapsarı saçlı ufak bir kızı vardı. Babasına dükkânında yardım ediyordu. Şahin Abi, biz kampçı gençlere yardım etmek için bizi arabasıyla güzel bir yere götürmek istedi ama arkadaşlarımız geç geleceği için ona o saatte zahmet vermek istemedik. 

Arkadaşlarımız geldiği zaman akşam saatinde biraz sokakları dolandık. Yaşlı bir amca tek katlı evinin dışındaki sandalyesinde oturuyordu. Biz ona selam verdikten sonra muhabbet etmeye başladık ve yanına buyurdu. Başladı eskileri ve değişimi anlatmaya. Yaşadığı zorluklardan ve Cunda’nın nasıl değiştiğinden o tatlı konuşmasıyla devam etti. Eşi bizlere ev yapımı vişne suyu ve çikolata ikram etti. Güzel bir sohbetin ardından yanından ayrıldık. Artık acıkmıştık. Yine çay ocağının oraya döndük. Hemen yanında ekmek arası balık, ayvalık tostu gibi şeyleri yapan yer vardı. Ayvalık’a özgü Papalina balığından ekmek arası yaptırdık. Karnımız doyurduktan sonra S. de sonunda gelmişti.





Tüm ekip bir arada olduğuna göre artık kalacak yer bulabilirdik. Balık yediğimiz yerdeki kişinin tarifi üzerine navigasyon yardımı ile yürümeye başladık.  Tahminimizden uzun bir yol çıktı. Kapkaranlıktı. Her taraf zeytin ağaçları ile çevriliydi. Ara ara köpek havlamalarının gelmesi anlık ürkütmedi değil. Hatta bir ara birçok köpeğin havlaması geldi. Yürümeye Yusuf ile birlikte devam ettik. Sonra çit olduğunu gördük. Özel bir mülke ait yerdelermiş. Bir de baktık ki ufacık 6/7 tane köpekçik bunlar. Ülen dedim iyi gerdiniz beni bir an. Patika yolda, zifiri karanlıkta yürüyoruz yürüyoruz… Ama bir türlü su kenarına çıkamıyoruz. Navigasyondan bakınca doğru yoldayız. En sonunda su kenarına vardık. Artık iyice pestilimiz çıkmıştı. Hemen çadırlarımızı kurduk. Herkes yatış moduna geçti. Yalnız benim S. ve diğer S. ile ben yıldızların tadını çıkardık biraz. 

Sabah güneşinin sıcaklığı ile uyanmaya başladık bir bir. Acıkmıştık. Cunda’yı çok sevmiştik. Bir kısmımız bir gün daha kampa karar verdik. Herkes toparlandı. Sırtlandı yükleri. Koyuldu yollara. Gece hiçbir yeri göremeden yürüdüğümüz yollardan bu sefer seyrede seyrede geçtik. Merkeze doğru varırken bir sürü at çıktı karşımıza. Kapadokya’da da böyle bir manzara ile karşılaşmıştım. Bu sefer beyaz atlar da vardı. Beyaz atlı prens geldi aklıma. Beyaz at karşımda, prensim yanımda. Ata gel yanıma diye diye en sonunda sevdirmeye geldi. Atlar çok güzeller zaten ama kocaman hayvanlar bana ilginç gelmiştir hep. Fantastik film etkisi yapıyorlar gerçekten hayatta.







Merkeze vardığımızda ilk iş olarak karnımız doyurmak oldu. Oturduğumuz yer bir çeşit fastfood’çuydu ama adanın fastfood’çusunda zeytinyağlı yemekler bulabiliyorsunuz aynı zamanda. 15 liraya yaklaşık 10 çeşit zeytinyağlının bulunduğu tabaktan iki adet aldık. Dört kişi paylaştık. Hem düzgün yemek yemiş olduk hem tüm çeşitleri denemiş olduk hem de kişiye bölünce fiyatı da makul oldu. Börülceyi ve çiçek kabağını ilk defa denedim. Çiçek kabağı güzeldi baya. Aynı zamanda doydum da. Üstüne bozuk paraları birleştirip büyüğünden yoğurt aldık; hep birlikte yedik. Baya iyi gitti o da. Sonrasında birkaç arkadaş İzmir’e dönmek zorunda olduğundan bizden ayrıldılar.



Ortunç Koyu
Kalanlar ise Ortunç Koyu’na gitmek üzere devam ettik. Yürüyerek bir saat süren bir mesafedeydi. Ama arkadaşlar taksi ile gidelim, dediler. Marketten de alışveriş yapınca baya yükümüz olacaktı çünkü. Taksi koyun oraya kadar götürdü. 

İlk ayak bastığım an mükemmel bir manzara ile karşılaştım. Hiçbir şey yapmadan hemen suya girdim. Vardığımızda birkaç kişi yüzmek için oradaydı zaten, yazlıkçılarmış. Su tertemiz ve güzeldi. Yalnız bolca denizkestanesi olduğu için dikkat etmek gerekir yürürken.  Ayrıca, yüzerek diğer adalara geçebiliyorsunuz. Ben geçmedim, yorgun hissediyordum kendimi ve paletim falan yoktu. Fazlaca yorar diye düşündüm.

Güneşlenip, bolca dinlendik. S.’in şişme yatağı vardı. Tam kıyının dibinde duruyordu. Orada yatıp güneşin batışını izlemek kelimelerle anlatılmayacak kadar güzeldi. Trt’teki Ressam Bob Amca, sanki tablo yapmış da içine girmişiz gibiydi. S. ile birlikte bu güzellikleri yaşamak çok daha anlamlıydı. Önceki ilişkilerimde sanırım güzellikleri pek paylaşamadım. Huzur merkez olunca biraz şaşırıyorum ve hayran kalıyorum. Her ne kadar beraberinde korkuyu da getirse de… Ama insanın değer verdiği kişilerle anları paylaşması mükemmel. Yalnızlığın ise ne kadar boktan bir şey olduğunu birini sevince çok daha iyi anlıyorsun da. 

İnsan bu kadar güzelliği görünce şehirlerden nefret edebiliyor ama kaosun bağımlılığından kurtulmak da bir o kadar zor. Hayat çelişkilerden ibaret olsa gerek. 

Yüzüyoruz, içiyoruz, eğleniyoruz, dans ediyoruz… Manzara gündüz olduğu kadar akşam da mükemmel. Ayın yansıması bize aydınlık yapıyor.  Koyun ışıkları uzaktan sim gibi gözüküyordu. 

Her şey güzelken T. Sahilde uyudu biraz. Bizim kafalar güzeldi epeyce. Yan tarafta paralı camping alanı vardı. Kafamızda artık neler döndüğünü hiç anlatmayayım. Yani ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Camping’e gizlice girip tuvaletini falan kullandık. Biraz şezlonglarda oturuyorduk ki T. korkmuş şekilde yanımıza geldi. Biz yokken uyanmış ve haliyle başımıza bir iş geldi sanmış. Bu tarafa geçerek camping’ten birilerine haber salacakmış. Şansa bize rastladı da iş yok yere büyümedi. Biz o kafayla T.’nin telaş şokunu sindirmeye çalışırken T. de bize küfürler gönderiyordu. Bizim kamp alanı ile camping alanı yakın sayılır. Sadece işemeye gidip geleceğimiz için haber vermek aklımıza o an açıkçası hiç gelmedi. Yine siz siz olun her zaman haber verin. Her şey açıklığa kavuştuktan sonra hep birlikte bizim kamp alanına döndük. 

Yola yakınlığından dolayı araçların gidiş geliş seslerini duyuyorduk. Fakat bir zaman bir aracın bizim oraya yakın durduğunu duyduk. Bizim erkekler yukarı kim olduğuna çıktılar. Bir abi birkaç bira içmeye gelmiş. Bizim çocuklarla kampın ötesinde oturup, sohbet etmeye başladılar. Sürekli böyle gelirmiş akşamları. Ses çok tanıdık geliyor. Aynı zamanda sanki yaşadığım bir şeyi anlatıyor. Kampçı iki kız bir erkek gelmişti dün de derken olayı çaktım ben. Bu bizim Şahin Abi yeaa! Gittim yanına abi benim ya yeşim. 

Siz de mi buraydınız.
Beklediğimiz arkadaşlar bunlardı.
O gün sizi arabayla bırakmayınca endişelendim. Acaba sizden para beklediğimi mi düşündünüz diye aklımdan bile geçirdim.
Abi, arkadaşlar geç geldi. Seni o saatte uğraştırmak istemedik. İyiyiz biz sağ olasın. 

Yavaştan uyku haline girmeye başladık. Dinginlik ve sessizlik çöktü herkese. Ayvalık’ın en çok da havasını çok sevmiştim. Gece de sıcak ve deniz kenarında olmasına rağmen nemi hissetmiyordum. Sabah uyandığımızda biraz daha yüzüp, dinlendik ve güneşlendik. Artık bu güzellikleri bırakıp, bizim için gitme vaktiydi. Yine bir toparlanmaca…












Taksiyi geri çağırdık. Cunda merkez ve hemen oradan Ayvalık’a geçtik. Telefonları şarj ettikten sonra herkes gideceği yöne doğru yavaştan yola koyuldu. Ben ile S. Edremit’e geri döndük. Bir arkadaşımı ziyaret etmeye karar verdim. Rotamı Mudanya’ya doğru çevirdim. S. ile artık ayrılma vaktiydi. O da Asos’a doğru geçecekti. Bendeki üzüntüler…

Edremit otogarda S.’e bilet alırken oradaki insanlarla bir yandan muhabbet etmeye başladık. Ben otostopla Bursa’ya geçeceğimi söyleyince ağabeyler sordu akşam tek niye otostop çekeceksin diye. Param yok dedim abi. Hemen yurdum iyi insanları devreye girdi ve o tarafa giden bir kaptanla konuşarak bana ücretsiz otobüs ayarladılar. Tek otostop çeksem çekerdim yine ama akşam saati otobüs ile gitmek daha iyi oldu. Gerçekten de cebimde on liram kalmıştı ama bu bir sıkıntı değildi aslında. Parasız özgürce dolanmak güzeldi. Ama yine de cebinizde bir miktar paranız olsun her ihtimale karşı. 

Önümde artık dört saatlik Mudanya yolu vardı. Kıçım biraz rahat bir yer görünce tüm kaslarım kendini salıverdi. Yorulmuş olduğumu bu sefer gerçekten hissettim. Dehşet bir uyku bastırmıştı.

“Mudanya ziyareti ve Ankara’ya otosop ile dönüş” bir sonraki yazıda.

FOLLOW ON

Yorum Gönder