5 Tem 2014

Giovanni Scognamillo Röportajı: “Acıkmam ki vampirim ben“

Sevgili Giovanni, 23 yıllık yaşamım boyunca tanıştığım ilginç ve iyi insanlardan biri. İstanbul'a gelmeden önce facebook’un yeni çıktığı zamanlar internetten tanışmıştım. Yazdıklarımı arada yollardım ona ve cesaretlendirirdi beni. Üniversiteyi İstanbul’da kazandığımda bir röportaj bahanesiyle resmi olarak tanışabilmiştim. Onunla ilgili ilginç gelen bana, aramızda bu kadar yaş farkı olmasına rağmen çocuk gibi değil de arkadaş gibi davranmasıydı. Bu kadar tanınmış olmasına rağmen yardım isteyen hiçbir kişiyi geri çevirdiğini görmedim. Sanırım onu mükemmel yapan bunlardı. Arada ziyaretine giderim. Diana, ben ve Gio birer çikolata ile Türk kahvesi içer, ardından sigara tüttürüp muhabbet ederiz. Bu röportaj da o sohbetlerden biri aslında.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz, kitap yazmaya nasıl başladınız?
25 Nisan 1929′da, o zamanlar Şişli’de olan bir İtalyan doktorun yönettiği bir klinikte doğdum. Çocukluğumu ailem ile birlikte; hatta annem, babam, büyükannem, teyzem, eniştem, kuzenim, annemin bir kuzeni ve eşi… Ailece Asmalımescit’teki eski bir binada yaşadım. Yedi yaşımdayken Asmalımescit’ten Kallavi Sokağı’na taşındık. Elhamra sinemasının arka çıkış kapısının yanında yükselen üç katlı bir binaya geçtik. O dönemde babam Elhamra sinemasının müdürüydü. İtalyan okullarında okudum ilkokul, ortaokul ve liseyi. Liseyi bir sene gecikmeli bitirdim, çünkü aşık olduğumdan sınavlara katılmadım. Liseyi bitirdikten sonra iş aramaya başladım. Sahibinin kızı benim sınıf arkadaşım olan İtalyan Kitabevi’nde çalışmaya başladım. Sahibi öldükten sonra kız nişanlandı ve yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Kitabevinin yönetimini de bana bıraktı. Bir süre kitapçılık yaptım. Sonra o dükkan satıldı. Ben de kuzenimin ortak olduğu Beyoğlu'nun çok ünlü mobilya fabrikasına muhasebeci olarak çalışmaya başladım. O zamanlar eski Beyoğlu'nun çok ünlü ailelerden olan bir dekoratörümüz vardı. O benim çizimlerimi beğendiği için muhasebecilikten çıkıp, çizer olarak devam ettim. Ta ki her ne kadar sermayedarı Nejat Ferit Eczacıbaşı idiyse de kötü bir yönetimden dolayı şirket battı. Yeniden iş bulmaya koyuldum. Eski iki sınıf arkadaşım Banka Di Roma’da çalışıyordu. Onlar önerdiler, “Gel, rahat bir iştir, maaş fena değil, fazla yorulmuyorsun.” diye. Bankaya başvurdum ben de. O zamanlar bankanın genel müdürü Musevilerden olan bir kişiydi. Benimle görüştüğünde referans olarak eniştemi vermiştim. Eniştem Yahudiydi. O zamanlar Hattat sinemasının müdürüydü. Müdür sordu: “Senin ilişkin nedir bu kişiyle?” “Eniştem.” dedim. Eniştem ile banka müdürü aynı mason locasının kardeşleriydi. Bu, müdürün hoşuna gitti. Beni “iyice” bir maaşla işe aldı. Bankada 15 yıl çalıştım. İstifa ettiğimde Beyoğlu Şubesi’nin müdürüydüm ama bankacılık ağır gelmeye başlamıştı. Ermeni, filmci bir arkadaşım vardı. Sinemayı Paris’te ünlü bir sinema okulunda öğrenen, fakat hayatında bir tek kare film çekemeyen bir arkadaş. Onunla İstanbul’da film çekmek isteyen yabancı şirketlerine teknik servis ve prodüksiyon yardımı yapan bir şirket kurmayı düşündük ve kurduk. İstanbul’da iki tane İtalyan filmi çektik, ama zarar ettik. Zarar ettikten sonra ben şirketten ayrıldım. Freelance olarak yabancı filmlerde bir süre çalıştım. Derken eniştemin sinemalara reklam filmi dağıtan bir şirketi vardı. Ortaklık teklif etti. İyi bir işti, iyi para getiriyordu. Kabul ettim ve orada çalışmaya başladım. O sırada “Dünyamızın Gizli Sahipleri” diye kitabım çıktı. Satışı 100 bini açtı. Devamı olan “Uzaydan Geldiler” de 80 binden fazla sattı. Eniştem yaşlandığı için şirketten çekildi. İkinci ortak, kazandığı parayı yeterli gördü ve o da çekildi. Ben yalnız kaldım. Zaten reklam sever değilim. Prensiplerime aykırı bir şeydi. Onlar ayrıldıktan sonra ben de şirketi kapattım ve yazarlığa karar verdim. Günümüze kadar böyle devam etti.

Biliyoruz ki korku unsurlarına merakınız çocukluktan geliyor. Aslında tüm bu unsurlar birçok insan için korkutucudur. Çocukken ilk karşılaştığın zaman tepkin nasıl oldu, korktunuz mu?
İlk gördüğüm film Amerikan yapımı bir korku filmiydi. Herbert George Wells’in Dr. Morro’nun Adası romanından uyarlanan bir filmdi. Elhamra sinemasında oynuyordu. Bir akşam annemle sinemaya gittik, babama uğramak için. Annem salonda oturdu. Ben de içeriden filmin seslerini duydum. Girdim, perdeye bakmadan salonun sonuna kadar gittim. Orada son iki sıradaki maroken koltuklara geçtim. Hep oradan seyrederdim. Döndüm ekrana baktım, çığlık attım ve kaçtım. Benim rastladığım sahne filmin en çarpıcı sahnelerinden biri olan çılgın Dr. Morro’nun yarattığı yarı insan yarı hayvan canavarların doktoru parçalamalarıydı. Bu sinemada duyduğum ilk ve son korkuydu.

FABİSAD tarafından 2012 GIO ödülleri düzenlenecek. Kendi adına böyle bir organizasyonun gerçekleştirilmesi sizin için nasıl bir his?
Gençken çok şeyler hayal ettim. Örneğin; yazar olmak, ödül almak, bir okulda sinema dersi vermek, küçük rollerde filmlerde oynamak… Hepsi gerçekleşti, ama günün birinde bana böyle bir teklifte bulunacaklarını hiç tahmin etmedim. Beni onurlandıran bir şeydir. Bunu düşünen arkadaşları candan teşekkür ederim. Umarım böyle bir ödül Türkiye’deki fantastik ve korku edebiyatına yararlı olur.

Kedilerden korktuğunuzu okudum bir yerde. Neden korkuyorsunuz?
Çocukken çok sevdiğim kara kedim vardı. Günün birinde beni tırmaladığı için artık ben kedilerle ilişkiyi kestim.

Yazdığın kitaplar arasında sizin için yeri ayrı olan var mı?
Türk Sinema Tarihi, Bir Levantenin Beyoğlu Anıları, Batı’nın İnanç Temelleri vs vs.. Birçok kitabım benim için önemli.

Birçok değerli sinemacıyı, sinemayı kuran isimleri kaybediyoruz gün geçtikçe. Tabi ki yerleri dolduralamaz ama yeni gelen kuşak Türkiye sinemasını layıkıyla devam ettirebilecek mi?
Şimdiye kadar ettiremedi. Yeşilçam çok eleştirildi. Ben de Akşam gazetesinde yazarken eleştirdim. Fakat bugün görüyoruz ki aslında çok sağlam bir sinemaydı. Sinemanın sadece bir anlatı sanatı olarak değil, sinemayı bir piyasa olarak değerlendirebilen bir sinemaydı yeşilçam. Bugün çok sayıda ilk filmlerini çeken genç yönetmenler var. Henüz mesleğin bütün ayrıntılarını öğrenmemiş olan bir kuşakla karşı karşıyayız. Bu tabi ki yeni bir sinema ama yeninin ne vereceği üzerinden gitmek gerekiyor. Tematik olarak daha toplumsal bir sinemaya doğru gidiyoruz. Bu çok iyi bir şey. Sinemanın başlıca hedefi toplum ve toplumun sorunları olmalı. Ama daha bir netice görmek için çok erken. Bir de genç yönetmenler senaryolarına çok dikkat etmeleri gerekiyor. Filmi yönetirken dikkat edecekleri bence en önemli şey senaryodur. Bu, kendi yazdıkları bir senaryo olabilir. Ama unutulmasın ki başarılı filmlerin senaryoları tek kişinin işi değil. Başarılı filmlerin senaryoları ekip işidir. Hollywood sinemasının taraftarı değilim ancak bir şeyi kabul etmek gerekiyor, ekip şeklinde çalıştıkları için Hollywood senaryoları tematik olarak başarılı olabiliyor.

Türkiye sinemasında korku filmlerinin yeri arttı. Daha iyi bir noktaya gelmesi için ne yapmaları gerekiyor? Sadece teknik eksikliklerden kaynaklı bir yetersizlik mi?
Filmi çekerken model olarak Hollywood’u almasınlar. Bizim folklor çok zengin zaten. Oradan çok çarpıcı öyküler, kahramanlar çıkabilir. Zombileri unutsunlar. Bir de, korku filmi kolay ve rahat bir tür değil. Çekmek zorudur. Ağlatmak ve güldürmek kolaydır ama korkutmak zordur. Bir de yerel kaynak kullansınlar.

Bir ara Yeşilçam filmlerinin hd olarak yeniden yayınlanması konusu vardı. Kimi kesim orijinalliğini kaybedeceğini düşünürken, kimi kesim de daha renkli olacağını dile getiriyordu. Siz ne düşünüyorsunuz?
Görüntü tek başına sinemada bile ya da televizyonda bile sorunları çözmez. Net görüntüler izlemek, renkleri karışmayan görüntüler izlemek çok hoş, çok doğru ve çok gereklidir. Ama görüntü tek başına her şeyi kurtarmaz. Önemli olan anlatılan şeylerdir ve nasıl anlatıldığı. Çok güzel bir hikayeyi çekerken çekimde sürekli sinema dili bilgisi unutulursa eldeki sonuç hiç parlak olmaz. Her şey teknik değil. Her şeyin teknik olmadığını Hollywood bunu son dönemde gösterdi. Artık önemli olan çoğu Hollywood filmlerinde görüntü ve efektler de her şeyi kurtarmıyor. Hatta kusurları öne kuruyor.

Neden vampirler takıntı konunuz?
Vampirleri de sinemada keşfettim. Bela Lugosi’nin başrolünü oynadığı ilk Dracula filmiydi. Vampirler her zaman benim ilgimi çekti. Belki de fazla çekti. Çünkü kişiliği olan canavarlardır. Her ne kadar paranın nereden geldiğini bilmiyorsak da zengindirler, çekicidirler ve hiç yaşlanmazlar. Yaşlanınca bunun ne kadar güzel bir şey olduğunu anladım ben. Gerektiğinde romantik de olurlar ama romantik vampir üzerinde fazla durmamak gerekiyor. Aslında vampirizm kurallarına karşı gelen bir davranıştır. Sinema vampirleri çok kullandı; halen kullanıyor. Son dönemde vampir filmlerinin hedef kitlesi yetişkin seyirci değil. Artık kitle gençlik yani üniversite ve lise talebelerinden başladılar ve şimdi ortaokul talebelerine gidiyorlar. İlkokullara varırlar.

Şu an üzerine çalıştığınız bir kitabınız ya da projeleriniz var mı?
Son çalıştığım kitap “Sinema Anılarım.” Ne vakit biterse çıkacak. Çok zorlu bir proje. İnşallah onu öbür dünya dediğimiz yere gitmeden önce yazarım.

Yazmanın dışında resim de yapıyorsunuz? Hiç sergi açmayı düşündünüz mü?
Resim de yapıyorum ama onlara resim de denilir mi bilmiyorum, çizim diyorum. Düşündüm ama tabi ben ressam olarak tanınmadığım için bir tercih yapmak kolay değil. Bir de benim resimlerim ticari resimler değil. Duvarına vampir asmak için kim para verir? Bir keresinde TRT’den bir ekipte bir kameraman vardı. Baktı baktı baktı… “Hocam, ben mesleğimden dolayı çok yerlere girip çıkıyorum ama ilk kez duvarlarında vampirlerin olduğu mekandayım.” dedi.

Taksim meydanında çalışmalar yapılıyor. Çok uzun yıldır burada yaşıyorsunuz. Bu değişiklik sizce nasıl?
Ben sonucunu bekliyorum. Bütün bu çalışmaların nereye varacağını merak ediyorum. Şimdilik kaosa vardı. İnşallah devam etmez. Hayatımın 83 yılını Beyoğlu'nda geçirdim. O Beyoğlu başkaydı tabi. Bütün kentler değişiyor. O bir kuraldır. İlerlemedir. Yeni yaratılan bir Beyoğlu'nun bir İstiklal Caddesinin amacı ne? Nasıl bir sonuç verecek ve neden böyle bir sonuca varılmak isteniyor? Bu soruları göz önünde tutmak gerekiyor. İstiklal Caddesindeki binalara bir yenileme gelir mi gelmez mi bilmiyorum. Onu belediyeye sormak gerekiyor. Tüm dünyada büyük ve eski şehirler oldukları gibi kalırlar. Özellikle bir büyük kentin merkezi neyse o olduğu gibidir. Roma’da Romalılardan kalma halen yollar var. Beyoğlu bir kültür mekanı. İstiklal Caddesi ta kurulduğundan beri kültür merkezi oldu. Bugün Beyoğlu'nda çok kalabalık var. Sabahtan akşama kadar çok kişi geziniyor. Oturup yemek yiyor, içki içiyor, kız tavlıyor… Ama artık kültür denecek olay git gide azalıyor. Beyoğlu sinemanın merkeziydi. Bugün İstiklal Caddesinde sinema salonu kalmadı. Kitabevlerinin sayısı da düştü. Tiyatro pek yok. Bugün İstiklal Caddesi eğlenme yeri oldu sadece.

Röportaj bitmiş, son sigaramı içerken Giovanni “Acıkmadınız mı siz?” diye sordu. Diana “Ben acıkmadım, siz bir şeyler istiyor musunuz?” dedi. Gio ne dese beğenirsin: “Ben acıkmam ki vampirim ben.“

WoMEN Dergisi Aralık 2012, sf: 40-47 – Yeşim Özbirinci

Bu röportajdan daha fazla fotoğraf için tıklayınız lütfen.

FOLLOW ON

Yorum Gönder