19 Şub 2014

Yazar Fatma Burçak röportajı

Öncelikle kendinizden bahseder misiniz? Fatma Burçak kimdir?
Fatma burçak iyi bir insan olmaya çalışan bir kadın aslında, özünde öyle. Kendisine ve çevresine hayırlı evlat yetiştirmeye çalışıyorum. Onun dışın da bütün insanlar için iyi şeyler istiyorum. İstediğim şeyleri mümkün olduğunca dışa vurmaya, yazmaya ve bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. İyi bir insan olmaya çalışan bir anne, bir yazar, ev kadını, bir emekçi ama özünde sadece iyi bir insan olmaya çalışan bir kadın o.

İşletme mezunu olarak yazarlık serüveniniz nasıl başladı? 
Yazarlık serüvenim çok geç başladı aslında. İstanbul işletme mezunuyum; üniversite eğitimini severek okudum. Uzun süre büyük şirketlerde çalıştım. Bununla birlikte küçüklüğümden beri hep yazdım; günlüklerim, anı defterlerim, küçük küçük denemelerim oldu. Hatta bir dönem küçük dörtlükler halinde şiirlerim oldu. Hep yazdım ama en büyük pişmanlıklarımdan biri yazdıklarımı saklamamak ve kıymetini bilmemem olmuştur. Yazdım ama hiçbir zaman yazar olabileceğime inanmadım ya da böyle bir hayal kurma cesaretim olmadı. Bizim dönemimizde yani benim büyüdüğüm yıllarda, bir iktisat, bir işletme okumak, özel sektörde çalışmak vardı. Ben de kendimi o modaya kaptıranlardan biriydim. Bu yüzden kendimi keşfetmem, edebiyat ve yazı ile yoğrulmam gerektiğini keşfetmem çok geç oldu. 30’undan sonraya denk geldi ama en azından kendimi keşfedebildiğim için mutluyum.

İlk kitabınız ne zaman çıktı? Kaç yaşındaydınız?
İlk kitabım çıktığında 40 yaşındaydım. Hiç kendini keşfetmeden bu dünyadan göç edebilirdim; en azından öyle olmadı.  Aslında kitabımın serüveni şöyle başladı.

Oğlum dünyaya geldikten sonra, bir süre çalışmaktan uzaklaştım. Bu döneme kadar hep çalışan biri olarak, bu zamanda bir boşlukta ne yapacağını bilememek, evde çocuk büyütmek yeterli gelmedi. Hayatım boyunca tek bir şey olamadım. Sadece bir çalışan, ne de sadece bir anne oldum. Her zaman elimin uzandığı her şeyi yapmaya çalıştım. İşte böyle bir dönemde bir şey yapmam gerekiyordu ama kolay olan bir şeyi yapmam gerekiyordu, yazmaya başladım. En başlarda iç döküş ile başladım, daha sonra devamı geldi ve bunlar birikmeye başlayınca öyküler doğdu. Daha iyi nasıl yazabileceğimi keşfetmek için öykü yazarı Jale Sancar’ın atölyesinde bulundum. Atölyede bulunduğum süre içerisinde güzel dostlukların kurulduğu sıcak olduğu bir ortamda yer aldım, bu da bana biraz cesaret verdi. Böylece öyküler yazmaya başladım. İlk kitabım, o atölyedeki arkadaşlarım ile birlikte çıkardığım kolektif bir öykü kitabı. Kitabın ismi  “Büyülü Yolculuk”, atölyemizin de adı; ilk kitabım böyle çıktı.

Yazdığınız hikayeler, masallar yetişkinler için mi?
Aslında ilk kitabımdaki öyküler yetişkinlere yönelik. Daha sonra ilk kitabımın ardından arayış içinde iken Kartezyen yayınlarından Ömer Sevinç ile tanıştım. Ömer Bey de, içimdeki ışığımı mı desem gözümdeki parıltıyı mı fark etti bilmiyorum ama Ömer Sevinçgül ve Sibel Talay çok destek oldular. Daha sonra çocuklara ve özelliklere gençlere edebiyat derlemeleri yapmaya başladım. Sonra ki kitaplarım edebiyat derlemelerinden oluşuyor. Bunların içinde Victor Hugo derlemesinin özel bir önemi var. İlk derleme çalışmama Victor Hugo ile başladım. Devamında çok keyifli bir çalışma yaptım. Anadolu halk edebiyatı üzerine manilerden, bilmecelerden, masallardan oluşan karışık ama keyifli bir kitap oldu. Oğlum ve arkadaşları hala o kitaptan zaman zaman bir şeyler okuyup bana geliyorlar. Daha sonraki derlemeler, Anadolu’ya, daha doğuya Acem, fars kültürüne yönelik mutaassıpların öğütleri ve hikâyelerinden oluşan kitaplar oldu. Bu da beni farklı bir boyuta ulaştırdı. Çünkü ondan sonra hazırladıklarım Yunus Emre ile başlayan -zaten Yunus Emre başlı başına farklı bir boyut ve özel bir yeri var- arkasından sadi, onun arkasından doğu edebiyatında mutaassıp dermeleri yaptım. Bütün bunlar bana doğuyu daha iyi anlamak, orda ki bilgeliği tanımak ve insana yakın olmak yolunda bir kere daha düşünmek yani insanın özü için birçok şey anlatan kitaplar. Her kitabımı yazarken kendimde çok şey öğrendim. İlk çıkan kolektif öykü kitabım haricinde 6 tane derlemem var.

Arkadaşlarınız ile çıkardığınız kitap kimin fikriydi? 
O düşüncede çok kolektif bir düşünceydi, çok güzel öyküler yazmıştık. Bu öykülerin atölyede okunup orada kalmasını istemedik. Araştırmaya başladık ne yapabiliriz diye? “Kitap yazabilir miyiz? Yapsak nasıl olur?” diye konuşurken Jale Hanım’a danıştık. O da sevinçle karşıladı bu fikri. Bir iki yayın evi ile konuştuk, projemizi kabul eden bir yayın evi ile kitabımızı çıkardık.

Yaratıcı yazarlık kursunun hayatındaki yeri nedir? Size kazandırdıkları oldu mu?
Hayatımda ki yeri çok büyük. Doğru kişi ile size uyan insan ve size pozitif bir enerji verebilecek katılımcılarla yapıyorsanız eğer yaratıcı yazarlık atölyelerinin pek çok açıdan faydası var. Birincisi, eğer gerçekten yazıyorsanız, yazınızı geliştiriyorsunuz; farklı yazarlar, edebiyatın farklı kollarını tanıyorsunuz. Edebiyattaki insana değer katan normların ya da insanı farklılaştıran düşünce biçimlerinin neler olduğunu görüyorsunuz. Edebiyat demek insan demek aslında, çok okuyan bir insandım ama o ana kadar aslında çokta okumadığımı fark ettim ve şimdi daha çok okuyorum, daha farklı okuyorum. Bilinen şeyleri çok satanlar listelerindekini okumaktan daha farklı şeyler okuyorum. Gerçekten edebiyat okuyorum. İnsanlara dokunan şeyleri okuyorum. En önemli özelliği bu atölyelerin, yani sizin okumanızı, edebiyata bakışınızı geliştiriyor ve farklılaştırıyor; kendinizi keşfediyorsunuz. Sonuçta yazmak bir nevi soyunmaktır aslında, içinizdekini dışarı çıkarmak... Eğer gerçekten bu yola baş koyduysanız, yazamaya gönül verdiyseniz bir yandan da üzerinizdeki fazlalıklardan arınıyorsunuz soyunuyorsunuz. Her adımda geride bir gömlek bırakıyorsunuz. Hani yılan üzerindeki gömleği çıkarıp atar ya onun gibi bir şey. Sürekli kendinizi yeniliyorsunuz deri değiştiriyorsunuz.

Şimdiki yazdıklarınız ile ilk yazdıklarınız karşılaştırdığınızda neler görüyorsunuz?
İlk yazdıklarıma bakıyorum ve şimdi yazdıklarıma bakıyorum; onları oturup yeniden yazmak istemem. Çünkü onlar, o zamanlarda, o duygularla, o hamlıkla yazılmış şeyler. Onların benim için ayrı bir yeri ve önemi var. Ama şuan yazdıklarım çok farklı. Bu yüzden yaratıcı yazarlık atölyelerinin her şeyden önce okuma serüveninizi farklılaştırdığına inanıyorum. Zaten yazmanın en temel direği ve prensibi çok okumaktır. Farklı okumalar yapılabilmektedir; önemli olan bu.

Kendinize ait bir yazı tarzını var. Daha çok hikâyeler, masallar... Farklı türler de olacak mı ileride yoksa bu çizgide devam mı edeceksiniz?
Masallar, hikayeler bunlar benim yazdığım değil de, daha önceden yazılmış söylenmiş şeylerin benim tarafımdan elden geçirilmiş halleri. İşin açıkçası, benim kendi üslubumda da biraz gizem olmasını seviyorum. Bunun için öykü yazmaya çalışıyorum.  Henüz kendi ismimle yayınladığım bir öykü kitabım yok ama çalışıyorum. Ama birçok dergide yayınlanan öykülerim var ve şuan yetişkinlere yönelik öyküler yazıyorum. Umuyorum bu öyküler yayınlandığında biraz daha farklı bir dille yayınlanmış olacaklar; şuan çok farklı bir dil kullanıyorum çünkü. Tabi ki farklı denemeler yapmak isterim. Bir de roman yazmak isterim mesela ama nasıl olur ne zaman olur bilmiyorum.

İnsan zaman geçtikçe ister istemez değişiyor bu da insanın yazı tarzına yansıyabiliyor. Sizde bu değişim nasıl oldu?
İnsan çok sosyal bir varlık, çevresine duyarlı bir varlık ve bu şekilde olmak zorunda. Dolayısıyla insanı tüm çevresindeki olaylardan, siyasetten bağımsız düşünmek mümkün mü? Her şeyden etkileniyoruz, her şey bizim için malzeme. Bunun için, mesela çağımızda yaşadığımız değişimler bizim de anlatımımızı, dilimizi ve bununla birlikte görüşümüzü de etkiliyor. Herkesin söylediği bir şey var: “Gezi olayları ve 90 kuşağı.” Bend e 90 kuşağının bilgisayar başından kalkmayan bir kuşak olduğundan ve onlardan bir umudum olmadığını söyleyen kişilerden biriydim. Ama o kadar umutlandım ki şimdi inandırıcı olması için 90 kuşağı ile ilgili ya da o kuşaktan bir kahramanını anlatırken çok farklı şeyler yazmayalım çünkü onların kim olduklarını gördüm. Şöyle bir şey var. ben kadın olmayı çok seviyorum ve ülkemin kadınlarını da seviyorum. Dünya kadınları ama özellikle ülkemin kadınları çok güçlüler, bu ülkeyi de bu dünyayı da bir yerlere getirecek olan kadınlar. Bir kadın olarak da zaman içinde söylemim değişiyor, bakışım değişiyor. Her geçen gün biraz daha farklı ve güçlü bakmaya başlıyorsun. Dolayısıyla zamanla düşüncem de söylemim de değişiyor kısacası. Bundan mutluyum çünkü böyle olması gerektiğini düşünüyorum.

Doğu edebiyatı masallardan yana oldukça çok zengindir. Siz de Fars, Çin, Hint gibi doğu coğrafyasından beslenerek yazıyorsunuz. Nereden geliyor bu tılsımlı masallara, hikayelere ilgi?
Masal sevmeyen yoktur herhalde? Masalları çok severim. Bunlara yazamaya iten çok özel bir şey yok ve kendiliğinden gelişen bir şey. Doğunun, Doğu hikayelerinin mistik bir havası var. Eğer onun içine giriyorsanız o konuda çalışmaya başlıyorsanız. İster istemez diliniz de düşünceniz de biraz gizem taşımaya başlıyor. Biraz da bundan kaynaklanıyor. Mesela yüzüklerin efendisi muhteşem bir üçlemedir. Önce kitaplarını okudum, sonra filmini seyrettim ama bununla birlikte bilim kurgu sevmem, hoşlanmam ama dediğim gibi içinde biraz esrar gizem olan şeylerden seviyorum. Belki de kadın olmaktan kaynaklanan bir şey çünkü ben şuna inanıyorum kadınlar biraz gizemi ve öyle olmayı da seviyorlar.

Türk Edebiyatı deyince son dönem yazarlarından ilginizi çeken, beğeniniz kazanan kimler var?
Nasıl Rus Edebiyatı’na büyük bir edebiyat diyorsak, bence Türk Edebiyatı da büyük bir edebiyat… Sadece biz, edebiyatımızı belirli çevreler içerisinde tutuyoruz, yani edebiyatı halka indiremiyoruz. Halk Türk edebiyatı deyince birkaç belirli isim saymaktan öteye gidemiyor. Hâlbuki Türk Edebiyatı’nda ismi bilinmediği halde ciddi yeri olan, önemi olan büyük yazarlarımız var. İsim vermek zor. Son dönem yazar demek ne kadar doğru bilemiyorum çünkü bugün bir Dostoyevski’nin eskimiş olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eskimiş olduğunu söyleyebilir miyiz? Dolayısıyla edebiyatta son dönem demeyi doğru bulmuyorum ama şunu söyleyebilirim en Selçuk Baran Öykü ödülünü alan Hakkı İnanç’ın öykülerini gerçekten severek okudum. Bunların dışında kitabı yeni çıkan yazarlar var. Onları da severek okuyorum. Büyük yazarlara, ismi duyulmuş yazarlara gelince, öykülerinde biraz gizem olan İstanbul’u severek ve yaşayarak anlatan hocam Jale Sancak severek okuduğum yazarlardan biri. İnsana dokunan yazarları çok severek okuyorum bundan dolayı saymakla bitmez. Mesela, Ahmet Ümit, Bora Abdo da çok severek okuduğum yazarlardan birisi.

Peki, bloggerların kitap çıkarması hakkında ne düşünüyorsunuz? Birer edebiyat eseri sayılır mı?
Hayır, edebiyat olduklarını düşünmüyorum. Edebiyat demek kurgu demek... Blogunuza yazdığınız “İşte buraya gittim, bunu yaptım, şunu giydim, buna kızgınım, taksi şoförü ile kavga ettim…” vesaire gibi şeylerin edebiyat olduğunu düşünmüyorum. Bu şekilde düşünüyor olmam onların değersiz olduğu anlamına gelmiyor, onların değersiz olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir yanılgıya düşürmek istemem kimseyi. Mutlaka okunan bir kitlesi vardır. Daha çok büyük bir kitleye ulaşmak için kitap basılmış olabilir, ama edebiyat değil. Edebiyat demek kurgu demek, üzerinde çalışmak demek… Bir öykü, bir roman için bazen günlerce, gecelerce, aylarca uğraşabiliyorsunuz. Zülfi Livaneli’nin son romanı yıllarca üzerinde düşünülmüş ama ondan sonra üç ay içinde yazılıp, toplanıp ortaya çıkmış bir eser. Ama yıllarca üzerinde düşünüyor, yıllarca araştırıyor ve olgunlaştırıyor. Şimdi o, edebiyatsa öteki edebiyat değil. Edebiyat emek isteyen, kurgu isteyen, hayal gücü isteyen bir şey diğeri ise edebiyat değil. Bu kesinlikle benim fikrim, edebiyat olduğunu düşünmüyorum ama değersiz de olduğunu düşünmüyorum. Çünkü o da insanlara farklı bakış açıları, bazen mizah, bazen hüzün duyguları tattıran bir şey. Bloggerların çıkarttığı kitapların bir 50 sene sonra okunacağını düşünmüyorum çünkü çok değişmiş olacak zaman. Yayın evlerinin edebi eserleri yayınlayabilmesi için bu tip kitaplardan para kazanması gerekiyor. Acı ama gerçek. Dolayısıyla şöyle bir şey var kitap bizim gözümüzde değerli bir şey ama kitabı ne kadar önemsersek önemseyelim para karşılığı aldığımız bir metadır. Edebiyat kitabı da aynı şey magazinsel kitaplar da aynı şey. Dolayısıyla birini destekleyebilmek için ötekinin çok satmasına ihtiyaç var.

E-kitaplarla karşılaştırınca?
Fatma Burçak: Basılı kitapla benim duygusal bir bağım var. Herkesin de böyle bir bağı olduğu düşünüyorum. Kitap aldığımda dokunurum açarım. Kitabın kokusu, kâğıdın ışıltısı her şeyi benim için özel. Özel bir kütüphanem var. Kitap almadan durmam vs. Pek çok şey söyleyebilirim gerçekten. Ama e-kitap da büyük bir kolaylık; taşınabilirlik açısından, ulaşılabilirlik açısından. E-kütüphaneniz varsa eğer istediğiniz kitabı istediğiniz zaman okuyabilme şansınız var. Yanınızda taşımak zorunda değilsiniz. Ekonomik olarak büyük kolaylığı da var. Dünya dijitalleşiyor. E-kitabın hacmi basılı kitabı sollayıp geçecek. Ama basılı kitabın da bir anda, 5 10 sene içinde ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Örneğin; gazetelerin internet siteleri çıkmaya başladığında gazetelerin yok olacağını düşünmüştüm, ama olmadı. Hatta trajları bile arttı. Kitabın da aynı süreci yaşayacağını düşünüyorum. Yazılı kitap kolay kolay ortadan kalkmayacak. Belki çok daha değerli olacak, çok daha kıymetli olacak çünkü basılı kitabı elde edebilmek için de ağaç gibi çok değerli bir kaynağı tüketiyoruz. O yüzden daha pahalı olacak, ulaşılabilirliği zor olacak. Belki mücevher değerinde olacak ama olacak. E-kitap geleceğin kitabı gibi görünüyor.

Tüketim çağı yaşıyoruz, bu tüketim çağında edebiyat hangi yöne gidiyor?
Fatma Burçak: Edebiyat da bir tüketim. Edebiyata baktığınız zaman, ona ulaşabilmek için de para harcıyorsunuz. E-kitap ya da basılı kitap olsun bir para veriyorsunuz. Edebiyatı nasıl etkileyeceğine gelince… Doğrudan edebiyatı değil de kültürü nasıl etkileyecek buna bakmak lazım. Sonuçta edebiyat kültürün bir parçası. Biz kültürümüzü yozlaştırmadığımız sürece tüketim toplumu olmanın kültürümüzü etkileyeceğini sanmıyorum ama kültürümüzü yozlaştırma gerçekten içinde bulunduğumuz çağda en büyük kaçmazlarımızdan biri. Kültürü yozlaştırmak ne demek: Öncelikle dilimiz edebiyat demek… Dilimizi koruyabilmemiz lazım; yani Türkçeyi korumak lazım. Türkçeyi korumak derken tutucu bir biçimde yabancı kelimelere kapatmak anlamında söylemiyorum. Globalleşen dünyada bu zaten mümkün değil ama Türkçeye aldığımız yabancı kelimeleri de Türkçeleştirerek kullanmak lazım. Yani W kullanmadan V ile yazabiliriz. Özel isimler hariç tabi. Ne bileyim T-shirt’un İngilizcesini değil de Türkçesini yazmak lazım. Benim fikrim bu yönde. Dolayısıyla kültürü tüketirken onu yozlaştırmadan doğru biçimde tüketmek gerekir. Tüketim çağındayız, gittikçe daha çok tüketeceğiz.

WoMEN dergisi hakkında düşünceleriniz neler?
Öncelikle güzel bir dergi yapmışsınız bunu eklemek istiyorum. Geç haberim oldu ama okudum gerçekten çok beğendim, sizin konuğunuz olmakta çok hoş, umarım derginiz çok uzun süreler boyunca gelişerek, büyüyerek hatta basılı hale gelerek okurlarına ulaşır. İnternet üzerinde de etkili bir yere sahip olacaksınız. İyi bir dergi olarak görünüyorsunuz, iç açan bir konseptiniz var. Hoşuma gidiyor, umarım okurlarınız artarak devam eder. Ben çok keyif aldım sohbetinizden umarım sizde keyif almışsınızdır.

WoMEN Dergisi Ağustos 2013 sayısı
FOLLOW ON

Yorum Gönder