2 Ara 2010

Hippi Yollarda/ Muhteşem Arhavi - Yeşil ve Mavi

Yarın son sınav olmasıyla rahat bir nefes alabileceğim. Çok çalışmış gibi gözükmesem de vicdanım ve ruhum huzura erişecek en azından. Bunun rahatlığıyla odayı toplar, etrafı temizler ve kişisel yoğun bakım ünitesi içerisine girerim. O kadar sıkıldım ki en azından bugün şu gecikmiş bayram devamı yazısını yazayım dedim. Şurada İlk gün Trabzon gezimizden bahsetmiştim. O günün akşamı Arhavi'ye geçtik. O kadar yorgunduk ki yemek yeyip, babamla sohbet ettikten sonra doğrudan yatağa attık kendimizi. Babamla sohbet kısmı benim için yorucu oldu. Arada kalmış gibi sürekli ikisinin konuşmalarını birbirlerine çevirmek zorunda kaldım. Babam da engin tarih ve politika bilgisine sahip olduğu için doğrudan Alman-Türk tarihine ve günümüz politikalarına daldı.

Sabah erkenden uyandık. Her ne kadar benim için işkence de olsa, K. odaya yüz kere gelip "Morning Yeşim!.." bilmem kaçıncı deyişinde "Artık kalk." dedim kendime ve kalktım. Sabah o güzel güneşi kaçırmamak için erkenden kendimizi sahile vurduk. Tüm sahil boyu yürüdük ta limana kadar. Evet, şanslıydık. Tüm yedi gün boyunca hava güzel değildi, "mükemmeldi".

Daha önce burası için biri "Norveç mi?" diye sormuştu. Hayır, burası mavi ile yeşilin birleştiği cennetin kalbi: ARHAVİ!

Bu kayalıkların ilerisinde dalga kıranın uzantısı var. Her sabah oraya gidip bir saat oturduk ve içimizdeki negatif enerjiyi denize saldık. Sessizlik ve denizin sakinliği huzur vericiydi. Balıkçılık en güzel hobilerden ya da mesleklerden olsa gerek. Başka ne mesleği yapmak istersiniz diye sorsalar "Balıkçı olmak isterdim." derim. Sanırım en yakın zamanda olta almalı ve işin gizemine dalmalıyım.







Bu gemi ben bildim bileli böyle batık... Tarihi eser olarak gelen turistlere gösteriyoruz. Hep merak etmişimdir içinde ne var diye. Böyle hep uzaktan baktım. Gören de altında altın var sanacak..Merak işte. Macera olsun bizimkisi de.


Hah! Üstte dalga geçerken tarihi bir eserimiz yok mu sanıyorsunuz?! Olmaz mı. Bu altta ki camı 1932 yılından kalmadır. Restore edilmiştir. Çok büyük değil ama şirin bir camidir. Bu arada bu kadar önünden geçiyordum. Hiç girmemiştim. K. sayesinde girdim. Böyle kaç camiye girdim bilemezsiniz. Gördüğümüz tüm camilerin içine baktık.


Bu kadar dolaşmanın ardından. Yavaştan hava kararıyordu. Kahvelerimizi yudumladıktan sonra akşam da Arhavi'de gece hayatına dalalım dedik. Tek alkollü mekanı olsa da gittiğimiz her akşam çok eğlendik. 



Bu da bizim Nazım... Barın sahibi tam ağız noktasından delik açmış. Arada sigara tüttürüyordu bizimle.


Yak bi sigara Nazım... Rakıları da koydum. Karşılıklı içicez bu akşam.


Şehir merkezinden sonra hedefimiz doğaya kucak açmaktı. Peder de köye odun kesmeye çıkacakmış amcamla; biz de onunla atladık pikaba derken pikap bozuldu yolun ortasında. Sonra amcam, yıkık dökük arabasını getirdi ve yola engelsiz devam ediyoruz derken babam müziği açtı. Lakin dımtıs 300500 club parçalarının bu arabada ne işi var diyordum ki. Daha 18'ine girmemiş kuzenimin arabayı fazlaca kullandığını anladım. Babamlar odun keserken biz de orman içine yürüyüş yapalım dedik. Ve amazonlar doğar...

Hemen alttaki fındık ağaçları...


Çay'ın tomurcuktan patlayıp çiçek evresine geçtiği hal. Yılda üç kere çay toplama mevsimi olur. Kaçıncı sırasıydı bilmiyorum...


Balta girmemiş yollarda korkusuzca yürüdük... Şaka şaka... Gayet balta yarıp bırakmış ve ortaya yol çıkmış. Ama vahşi gözüküyor.


Napmaya çalıyormuşum belli değil. Gollum'a mı, spiderman'e mi yoksa böcekliğe mi özenmişim belli değil... Artık saç baş dağılmış. Üzerimdekiler her gün giymekten kaynaklanan kokuşmalara yüz tutmuş. Doğada böyle salıyorsun. Kim takar gerisini... En sevdiğim botumun altı açıldı son gün. Başka ayakkabı getirmemiştim. Dağ bayır her tarafta giymeme rağmen iyi dayandı.




Aslında burası çay alım yerinin içi. Köylülerden çayları aldıktan sonra kamyona koyana kadar burada bohçayı açık şekilde seriyorlar. Ama çay zamanı olmadığı için birisi otunu falan koymuş.



Hurma ağacı. O kadar turuncular ki çok güzel duruyorlar doğada.










Ufak Arhavi'de ne yapabileceğimizi tartışırken, tek salonu olan sinemaya gidelim dedik. Koyulan bir filim bir hafta boyunca sürdüğü için, başka seçeneğimiz olmadığından "New York'ta Beş Minare"ye gittik. Fena bir film değildi. Son sahneleri duygusaldı baya.


Ve kurban bayramının ilk günü. Et ziyafetinin yanı sıra çeşit çeşit talı ve yemek ziyafeti.


Oh, mısır ekmeği ya...


İnek ve yemek merasimi bittikten sonra biz dereye doğru yürüyüş yapmaya başladık.






Biliyoruz ki çay bahçeleri sadece düz ve ev çevrelerinde yok. Koca koca dağların ucunda bile oluyor. Bunu bilmem kaç ton topladıktan sonra sırtlayıp ince ve zor yollarda taşımaktan bıkan köylü böyle bir alternatif geliştirmiş. Asansör! Yukarıdan telle aşağı doğru bir dakikaya iniyor. Bu lastiklere çarpıyor. Gece izlemek bu yolculuğu zevkli. Demirde ateş kıvılcımları çıkabiliyor.


Bu odundan yapıya biz "seğenti" diyoruz. Umarım doğru yazdım. Bir nevi ambar da denebilir. Odun, mısır, ot vs. birçok toplanan ürünü buraya koyuyorlar.


Doğada dinlenme vakti. Tabi o dönem sınavlarım olduğu için notlarım daima yanımda ve temiz havada biraz ders iyi gider. Ve biraz uyku...







Kına koymazsak olmazdı...



Kardeşim, annem, anneannem ve ben!


Arhavi'de görülmesi gereken bir yer de "çifte köprü". Osmanlı'dan kalma... Bulunduğu yerin manzarası da süper. Dönmeden bir gün önce babam götürdü. Yukarısında "Mençuna Şelalesi" var ama zamanımız kalmadı.

Hazır ol vaziyette. O_o...





Eğlenceli ve dolu dolu geçen bu geziden sonra İstanbul'a otobüsle dönmeye karar verdik. 20 saatlik yolculuğun ardından nefret ettim otobüslerden. Hangi akla uydumsa artık. K. için gerçekten ilginç ve çok daha dolu bir tatil oldu. Tatmadığı birçok yemeyi, görmediği ağaçları bile gördü. Türkçe'sini ilerletti ve bir sürü yeni insanlarla tanıştı. Anneannemlerdeyken evinde hissetti ve bizimkiler çok sevdi. Fahri Arhavili ilan ettik. Zaten en son yolculuktan önce dergi almaya giderken adamın birine selam verdi. Dedim "Kim o nereden tanıyorsun, ben tanımıyorum!" "Daha önce konuşmuştuk." dedi. Sonra arabaların neden sürekli kornaya bastıklarını anladı, Almanya'da Türklerin bu huyuna anlam verememiş. Trafikte kimi zaman korna "Naber lan?" anlamına gelebiliyor.

Bu tatilde ilginç olan bir nokta benim için. Siyah biriyle karşılaşmam. Arhavi'de daha önce görmemiştim. Bankamatikte sıra beklerken uzaktan siyah bir kadın bağırarak çok iyi bir İngilizce ile bir şeyler diyordu. Sonra İngilizce bilen çıkmamıştır, yardıma ihtiyacı vardır diye yanına gittik. Yanında bir iki parça eşyaları vardı. Uzun boylu ve uzun elliydi. Ellerindeki yüzükler inanılmazdı. Dilenci olmadığı kesindi. Büyücüye benzettim ben. "Do you need help" der demez oboww kadın nasıl terslemeye başladı bizi. Nazik olmaya çalıştım ve yardımdan ziyade "arkadaş olalım mı" diyerek yardım etmeye çalıştım. Kadın sürekli bağırdı, kovdu ve siz Almansınız dedi. K. zaten sapsarı sırıtıyor. Ben dedi Yahudiyim, sizler hebele höbele diye sövmeye başladı. "Ben buralıyım; Türküm, bu şehirdenim. İstersen göstereyim" dedim ama inanmadı. "Sen Russun" dedi. Kadını inandıramadım. Baktık nafile geri döndük. Zaten korktum, kadında bir el var, çaksa uçarım artı ya büyücüyse bir de vodoo ile uğraşmayalım diye geçirdim.

Sonra aşağıda taksiciler ne dedi diye sordu. Bir haftadır burdaymış, ve sürekli ters davranıp sokakta bağırıyormuş. Nasıl geldiği belli değil. Bir şeyin peşindeymiş. Çocuğunu mu kocasını mı arıyormuş anlamadım. Bir de "geldiğim yerde kraliçeyim, önemli biriyim" mi ne demiş. Kağıda 4 lira yazmış, bunu istiyormuş. Fazlasını kesinlikle almıyormuş. Taksiciden öğrendiklerimiz.

O an Yahudi muhabbetiyle K. adına ve kendim de yardım edemediğime çok üzüldüm. O terslenmekden sonra moralim bozuldu baya. Kimseye güvenmiyordu ve sanırım güvenilmeyecek kadar onun için biz çok beyazdık. Gerçekten üzülmüştüm. Deli olduğuna inanmıyorum ve gerçekten problemi var bence. Umarım aradığı şeyi bulur ve huzura kavuşur.

Gezdik, tırmandık, tanıştık ve yedik... Doğa ve şehir hayatını iç içe yaşadık. Gündüz sıkıntılarımızı şehrin sessizliğine bıraktık. Her ne kadar gece de aynı sakinliğini korusa da her gece bara gidip içtik. Rakı içtik bazen bira. Kafamıza göre şarkıyı değiştirdik. Türkülerle karaoke yaptık. Bunları yaşamak için çok şeye gerek yok. İki kafadar insan ve sadece bir çanta. Burada yemek, yatmak bedava...
Yorum Gönder